18‏/04‏/2007

SERDENGEÇTİLERİN TOPRAĞI


Göçmen kuşlar örneği çoluk çocuk kalkıp buralara düşmüşlerdir.Göçmen kuş bile değiller, kuşların neticede geldikleri yerde veya döndüklerinde bir yurtları, yuvaları vardır; çer çöp te olsa. Bunların yok. Varmış gibi de yok...
Nasıl olsa yurt yuva yok, kalkıp gidelim Allah ne derse demiş, ülkenin bir ucundan bir ucuna düşmüşlerdir. Toprakların, ekinlerin bir kimseye veya bir sülaleye ait olduğu bir ilin en uzak köyünden bir şekilde buralara gelebilmiş, en azından etraftaki sebze tarlalarından meyve bahçelerinden kısmetlerini alıyor, geçiniyorlar.
Şelâlenin bir o tarafında bir bu tarafındadır bira büyümüş olanı da henüz küçük sayılanı. Kaçı kız kaçı erkek uzaktan seçilmiyor; birbirlerine karışıyorlar oyun olsun, yemek içmek için bir şeyler tedarik ederken. Kuş, göçmen kuş dedik ya, göç yolunda o kadar iç içe girer, kaynaşırlar ki...
Oyun anıdır, Ali’lerin şelaleye uğramak üzere arabalarından indikleri vakit. Kızlar, erkek çocuklar birbirlerinin üstüne toprak, çamur atıyor, kardeş kardeşe. Şelaleden avuçladıkları sudan hem içiyorlar avuç avuç, hem birbirlerini ıslatıyorlar. Oyun işte. Köylerinde başkalarının tarlasını sürerken, birbirlerine güneş altında erimiş, kupkuru topraklardan savurdukları gibi.Kendilerine ait eşekleri, atları bile olmamış; top, oyuncak almamıştı babaları. Ağaç dallarından iyi kötü oyuncak uydurdukları olmuştu çok küçüklüklerinde. Hepsi o kadar... Şimdi oyunun, bol suyun keyfinde, köylerinden ayrılmış olmayı umursamıyorlar, fazla açılmamak koşuluyla etraftan kısmetlerini alıyorlar: Tarlaların kenarına atılmış, bir yerde fazla iri olmadığı için yüke katılmayan domates, biber, patlıcanlardan...
Fazla da yığmıyorlar, şiltelerinin, denklerinin konduğu şelalenin bir kenarına. Nasıl olsa Allah versin, bol. Bahçe sahiplerinden görenlerin de bir şey dediği diyeceği yok. Ne olacak, yiyecekleri kadar değil mi, Allahın domatesi, salatalığı...
Farkındalar. Deniz dalgalarının kıyıya bu kadar karpuz, portakal sürükleyip attığı yerde insanlar cimriliği bırakın neredeyse savurgan olmalı. Baba gözlediklerinden bunları anlamış; burada yaşayan insanların savurgan olmaya-caklarına da inanıp, ”Tövbe tövbe” de demiştir, bir ara. Çocuklarına da söylemiştir, iki ayrı dünyanın olduğunu. ”Bakın işte. Bunlara dua edilir ancak.” “Merak etmeyin ” anlamına gelen bazı olaylarıyan yana getirerek...
Anne ve baba karışmıyor bir birlerine ettiklerine. İçleri bilmedikleri bir huzurla gülen, rahatlayan kadın ve eri denizin dalgalarına kaptırmış kendilerini. Sabahtan beri bir çalkalanıyor etraf, bir uykuya dalıyor.Gözleri kayıyor yine. Kenara atılan karpuz dilimleri, kırmızı kırmızı domatesler, salatalıklar, suya dalıp çıkan bir kuş türü… gerilerinden gelip geçen kamyonların koca gürültüleri, vın diye geçen taksiler umurlarında olmuyor.Arada bir sesleri yükselirse çocuklarına bakıyorlar.
Sesler çoğalmıştır.
Olur ya. Etraftan kızanlar olmasın...
Ali, bir vakittir şelale sularının denize döküldüğü yere gelmeyişi.Taksinin arkasında bir kaç karpuzları vardır. Havaların iyice ısındığı bu günlerde şelale başında karpuz yemenin keyfini sürmek herkesin aklındadır. Bu kalabalık.. kalabalıktan ziyade bu yöreye ait olmadığı anlaşılan; babalarının ayağında değişik bir şalvar var. Uzun etekleriyle, eşinin yanına çökmüş, bir naylon leğenin içerisinde fasulye ayıklayan kadın da çocukların annesi. Etek uçları toprağa yayılı kadının ayak parmakları görünmüyor. Bunların yanında bu zevk, biraz ayıp olurdu; şımarıklık. Daha doğrusu Ali böyle düşünüdü. Arkadaşlarına;
- Yine de bir el yüz yıkayalım güzelce, dedi, şarıldayan sulara avuçlarını açıp...
Adama; adama -dediysek çoluk çocuk- herkese:
-Selamün aleykum, demişti.
Ardından da, bey baba nereden gelip nereye gidersiniz? Ne yaparsınız burada, demişti.
-Hiç, dememişti adam.
Şelalenin sularının da etkisi var mıydı, olduğu gibi konuşmasında.
-Mardin’den geliriz. Köyünden. İş güç yoktu köyde. Tarla tapan, ekin koyun... ne varsa hepsi bir kişinindir.O ölürse oğulları yerine geçer. Bizler aynı aşiretten olsak ta karnımız doymaz. Belki öteki aşiretlere ezdirmezler ama, içeride bir şey değiliz. Malımız mülkümüz olmaz, yerimiz yurdumuz... Çekip geldik. Kamyona atladık geldik buraya.Allah kerimdir. Şükür iki haftayı geçti, bir sıkıntı yok. Aç ta değiliz, başka sıkıntı da yok.
-Buraları bilir miydin eskiden? Kamyonla kimbilir iki gün sürmüştür buraya kadar gelişiniz. Ne yapacaksınız burada? İşçilik, bahçecilik mi? Sebze toplama işleri de vardır... Soran eden oldu mu? Gibilerinden sorular sormuş, sonra kısa bir değerlendirme yaparak arkadaşlarıyla yeniden ailenin yanına dönmüşlerdi. Çoluk çocuk toplanmış anne babanın yanına.
Adamlar bir şeyi mi sorguluyorlar? Bir yanlışları mı olmuştur?
Bir yanlışları yoktu çocukların. Kimsenin dalına, çiçeğine zarar verdikleri olmamıştı. Hesaba çeken de yok.
Ali, bir durumu anlatmıştır sadece.
Şimdi, Antalya’nın içinde sayılır neredeyse. Topçular tarafında bir ağabeyine ait tarla vardır, oraya götürüp yerleştirecektir aileyi. Bir kaç yüz pirket, bir iki torba çimento.. nihayet üste çekilecek bir top muşamba da alacaktır; çevirsinler kışı orada geçirsinler en azından.
Oralar da hep tarla bahçedir. Çoluk çocuk sebze meyve toplama işinde iş bulur, zaman zaman bahçe çapası da çıkar. Ev yaptıranlar da eksik olmuyor. Tarlanın sahibi kaç yıldır gelmemiş memlekete. Zaten sorup edeceği de yokmuş. Kala bildikleri kadar kalıp, çalışıp geçinsinler orada.
Bir kamyonete doldurulan eşyalar; çoluk çocuk üstünde. Bir babalarını ayanlarına almışlardır, sıkışıklık olsa da...
xxx
78 Mayısı.
“Güvercin tüylü karga sürüsü”nün yere göğe doluştuğu günlerdir. Evlerde odaların bile paylaştırıldığı acı günler...
Değişiklik olsun, kaç günlüğüne yer değiştirmiş, başka bir şehre gezmeye mi, kaç günlüğüne her şeyi geride bırakmaya mı çıkmışım. Antalya’dayım.
Ali’lerle akşama birlikte olacağız.
Hiç olmazsa bir değişik yere daha gidip geleyim. Karaoğlan parkında güzel bir çay içtikten sonra, sırtlara, Kepez’e doğru rastgele geziniyorken, bir dolmuşun Bucak taraflarına gitmekte olduğunu görüyor atlıyorum. Bir yerde iner; kahvelerinde bir kaç bardak çay içer dönerim. Sonra da geriye dönüş. Buralarda gidişler, dönüşler dert değilmiş, öğrendim.
Kepez’i tırmanan dolmuş, hafif sola, sağa kıvrılıp tepeyi bulmuş, küçük koruluklar arasından denizden epey yüksekte artık düz bir yola kavuşmuş, hızlanmıştır.
Yanımdakilerle kırk yıllık dost gibi sohbet ediyorum. Kıravatımdan memur olduğum belli. Sevgi saygı gösteriyorlar, ülkedeki karanlık günlerin ortasında...
Bazı şeyler ölmemiş.
Rahatlıyor, ferahlıyorum. Göğüslerim genişliyor, bilerek derin derin nefes alıyorum; temiz havalardan doldurmalı ciğerleri, yürekleri. Kısa kısa sorular cevaplar, düşünceler. Onları sevindirmek adına buraların güzelliğini doğanın verimliliğini dile getiriyorum...
Bademli miydi, Ağaçlı mı?.. Şipşirin bir köy. Köylerimizden birisi... Notlarıma yeniden bakmam lazım. Geçmiş gün, Bucak’a 50 km. kalmış; içinden geçtiğimiz, daha çok evlerin sol tarafta kaldığı bir köyde birden iniyorum. Ne olacak? Varacağım bir kahveye bir bardak çay içeceğim. Biraz içinde gezinip yeniden yola çıkacağım, derken saat yaklaşır akşama, daha doğrusu Ali’lerle yeniden buluşma vaktine...
Yüz metre ötede bir kahve olduğu belli girenler çıkanlar. Kahveye doğru da acayip bir kalabalık. Sanki bir şey dağıtılacak ta bekliyorlar desem, bu olamaz. Kaç ta güzel araba var bir binanın önünde. İki göz bir yer burası.
Bir göz attım. Fazla anlamış değilim, girdim kahveden içeriye. Aklımda Ali’ler olmasa, belki de bir kafadar yakalar şöyle su başı yerleri vardır, oraya birlikte giderim. Ağaçları, meyveleri incelerim mesela. Bizim ziraat teknisyenleri artık köylere de çıkmaz oldu. Alatlı’yı bitirene kadar neler öğrenmiş, nereleri gezmiştik, şimdi boş. Şu dakikalar köy köy, tarla bahçe koşturmalıydık; bırakmıyor elin oğlu.
Bir Allahın belası müdüre çattık ki, dakika bir tehdit bir. Namazı gizli kılar olduk. Sürgün korkusu. Kasırga gibi düştü hükümet. Kasabada memur bırakmadılar, kendilerinden olmayan; devrim nutukları atıp, bazılarına saldıran örgütlere yanaşmayanları sürdürdüler kaç ay içerisinde...
Şimdi de benim başımda adamlar. Vursak, vurulsak olmayacak. Sürülsek bizimkiler boşdurmaz korkusu... Aldım başımı geldim diyelim. Üç günlüğüne de olsa geride bırakmak için her şeyi. Akla kötü bir şey gelmemeli.
Bir yerde bizim kuşak çaycı oldu çıktı. Kahvede güzel bir çay içmeliyim. Oturmuş, çayla ilgili kimseye bakıyordum, yan masadan iki arkadaş ayağa kalkmış, yanıma geliyor.
-Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz.
Giyim kuşamından da belli eğitim gördüğü, nezaketi...Yanındaki de konuk bilen, insanlıktan anlayan birisi. Hepsi de böyledir bura insanlarının...
İlk ayağa kalkıp yanıma gelen köyün Okul Müdürü imiş. “Ziraat teknisyeni olduğu mu, güzel bir köy görünce dayanamayıp indiğimi” söyleyince sevinçleri artıyor.
-Başımız üstüne... Çok teşekkürler bu şekilde baktığın için. Bademlere de gideriz. İleride çok güzel badem koruluklarımız da vardır...
Gidecek zamanım olur mu bilmiyorum.
Yanakları yeni açılan güller gibi gamzeleniyor. Daha ilk bardak bitmemiştir, arkaya dönüp ikisi iki yerden sessleniyor:
-Seyit Ayhan... Ayhan dayı, bir zahmet üç çay daha.Bak komşulardan arzu edenlere de...
Bir çay bir çay daha...izin isteyecek oluyorum, yok; kıyamet kopuyor;
”Hiç olur mu? Vakit öğlen. Bizde ayıptır....”
Yemeğe gitmeden bırakmayacak Müdür bey.
”Peki” diyorum; hem bu içten insanların nezaketi kırılmaz; yürüyoruz genişçe evler arasından...
Kahveye girerken gördüğüm kalabalık bir kere daha karşımızda. Kimileri gitmiş, ama yeniden gelenler olmuş olmalı bir taraftan.
-Bu insanaların durumu nedir? dediğimde, bir ferahlık yanımdakilerde. ”Paylement” derler bir kocamız vardır; tedaviye gelirler onun yanına,” dediklerinde, biraz tuhaflaşmışımdır; ”Nasıl? Kırıkçı mı?”
Kırık çıkıkçı sayılmazmış pek. Bir başka doktorlukmuş adamın yaptığı. Savaş yıllarında hastanelerde çalışmış. Ayrıca dededen kalma bir mesleği imiş adamın. İnmeler, felç geçirmeler, kemik rahatsızlıkları adamı buluyormuş...
-Yasak değil mi bu şekilde? Diyorum. Sorumu bağışlayın.
-Şimdi serbestledi. Hekimler şikâyet etti çok. Sonunda onlar da rıza gösterdiler. Adamın yaptığını tıp yapamıyorki. Önce hastanelere gönderiyor adam. Eğer doktoru, fakültesi bir şey yapamazsa ona geliyorlar. Zaten hekimleri öğütlüyor, yolluyor önce. Çare yoksa ona düşüyorlar. Antalya’da onun için film çeken yerler var; ”Paylement” için demeleri gerek. Anlıyor filim çekenler. Daha genişçe bir film mi nedir?Bakıp inceliyor. Kırık olsun, damar rahatsızlıkları için birebir adam. Ta Avrupa, Amerikanlardan gelen gelene. Gelenlerin bir kısmı da doktor. Kırıyor, döküyor, yapacakları hareketleri, yiyip içmelerini veriyor; iyileşenler çok.. şarampol’ün orda bir durak vardır; arabalar hep ona çalışır neredeyse....
“Paylament” dedikleri adamla ilgili anlattıklarına duyduklarım sevincimin yanı sıra üzüntülerle dolu:
Adamdaki bilgi, tedavi yöntem-lerindeki ayrıcalık rastlanır türden değilmiş. İnsanın yapısını çok iyi bilip anlıyormuş. Hekimler ya da fakülteler alsa yanına. Ona başka bilgileri de kazandırıp ondan da kendileri yararlansa, öğrenci yetiştirseler bu şekilde olmaz mı? Olmazmış. Yasak bir yana, anlayış bu değilmiş. Kıskançlık doktorlardaki genel hastalık imiş...
Parlement, Hacca gidip gelmiş yetmişleri yarılamış birisi imiş. Şurda bir iki yıl daha çalışırmış. Oğulları baba mesleğine merak sarmamış, şehre inmişler; ona üzülürmüş...
Parayla da çok işi olmamış adamın. Verirsen üç beş lira olurmuş. Aşağıda onun tedavisini kaç binle yaptıramaz, çoğu netice alamaz. Doktorlar işin kolayında imiş; kes şurayı, kaldır at; “tamam kurtuldu”; doktorların dediği. Böyle imiş çoğunlukla. Paylement, kesilmezse kangren olur, ölür dediklerinin çoğunu sağaltmış...
“İyisi mi, ağacı çiçeği düşün” diye içten içe konuşup düşündüğümde, gelmişiz, Okul Müdürü evinin kapısından buyur ediyor, ben ve birlikte gelen konu komşularını.
-Ayşecik, kızım, biz geldik!
Henüz yedisindeki yavrunun adını öğreniyoruz; Ayşe... Odanın eşiğinden dışarı koşarak geliyor. Nazlısı demekki öğretmenimizin. Babasına iyice sarıldıktan sonra bizlere bir hoşgeldin ediyor daha içeriye girmeden. Hanımında da aynı tebessüm. hoş karşılama hepimizi...
-Buyurun efendim, buyurun!...
Bir andan sofra hazırlığı, bir yandan çaydanlığa koşma ev hanımından. Bizler rahat yerlere oturtuluyoruz, ev sahibine göre.
Bizden sonra bir yiğit daha damlıyor; Ayşeciğin abisi. Adı Alpaslan’mış. Ben de değişik bir sevinç, heyecan...
Ben, Alpaslan’ı düşünürken ev sahibi eşine demiştir:
-Bak hanım, arkadaşımız ziraat teknisyenidir. Senin çiçekler vardı ya üvezden perişan olan. Ona bir ilaç adı alırız, bir de topraktan mı, suyu kullanmadan mı neden istediğin gibi açmaz, bakar birazdan. Kollarını yana açmış, Ayşe’sini kucaklayıp bir tarafa oturturken Alpaslan, annesinin göz hareketinden dışarı çıkıp giriyor. Bir şeyler getirmiş olmalı mutfağa. Dışarıda pişen, düşen bir şeyler olmalı. Her ne ise...
Küçük Alpaslan, sanki bir ruh çekimidir bana sokulunca yeniden kucaklayıp öpüyorum. Ağzımdan çıkmıştır bir kere;çocuğun babasına:
-Köyde çok musunuz? Fikir düşünce olarak... Parti olarak bir yerde, ”Milliyetçi...”
-Bizler hepten Halkçı’yız. Baykal’a sebep, cevabı karşısında biraz bozulmuş olsam da toparlıyorum.
-Peki Alpaslan?
-Alpaslan’ı dedesi çok istedi. O Selçuklu’ya, Osmanlı’ya çok düşkündür.
Konuyu değiştirmeye çalışsam da işe yaramayacak. Ha, kimsenin oralı olduğu da yok; tedirginliği... Sevinmek gerekir daha çok.
-Ne mutlu... Keşki, ülkenin her tarafı, insanlarımızın hepsi buralar gibi olsa.Bak, bir çok yeri kan gölüne çevirdi elinoğlu. Bir çok yerde, şakası yok, bu sevgili yavruya sıkarlar mı sıkarlar; sırf adı Alpaslan’dır diye!... Keşki...
xxx
Ali’nin yanında başka arkadaşları, Park yakınlarında bir yere girmişiz, yine çay içeceğiz, ardından da yemek. Biraz gezineceğiz arabalı arabasız.. Yemek yenecek konuşulan bir yerde. Bademli’de yaşadıklarımı onlara bir güzel anlata-cağım; tanıyorlardır.
Ali az daha dik oturmaya gayret ederek Serdengeçti’nin gelip gittiğini demez mi?
Kararsızım bir şey demekte. Köydeki güzellikleri yaşamam gerekliydi, tesadüf te olsa. Tamam da, şiirlerini okuyup okuttuğumuz, özellikle fikri mücadelesi, öğrencilik yıllarında inatla kıravat takmayışı gibi kırık dökük yaşantılarına ait bilgiler bir yana, dünya gözünde onunla bir yarım saat olabilseydim hayıflanması içimden. Dinliyoruz Ali’yi:
“Hani benim Ural altay dağlarım/ Türkistan der, hazin hazin ağlarım” benzeri dizeleri dudağımın ucuna geliyor, duruyorum. İstiklâl günlerinde bir gazi ilimizde söylenen, bir yanı ağıt, bir yanı destan türküleri çağrıştırıyor...
Zihnimden geçen sıra sıra olaylar, olaylara yakılan şiirler, türküler...
Uzun bir süredir doğduğu köyüne, ilk şiir havasını teneffüs ettiği bu yörük-türkmen şehri, Antalya’ya gelememiş. Ankara, İstanbul yutmuş onu da. Memleket derken uzak kalmış köyünden, çocukluk arkadaşlarından...
Bir de felç belasına uğramış Serdengeçti abileri; hemen hemen sol ayağı tutmaz olmuş.
-Ocağın gecesine götür diye tutturdu bize. Vardık. Salona sığmıyor kalabalık; genç, kız, çocuk, köylüler...
Giriş kapısının orta yerine bir masa koymuş gençlerden birisi, gireni çıkanı yoklayacak, daha kimsenin girmesini önleyecek kendince. Yükleniyoruz, ama abi önde o haliyle. Bir de, arkasına tam bakmadan zırlamaz mı gereksiz:
-Bu halinle bir de...
Serdengeçti abimiz, ayağının sızlanmasına aldırmadan; yüzü içlere dönük gence:
-Evladım, bak, ben de sağcıyım. O kadar sağcıyım ki, sol tarafıma felç indi...
Başka günde, başkalarına karşı olsaydı...
Bu bir tarafı üzüntülü akşam sohbetinden sonra söz başka bir yere gelmişti; iliklerine kadar insanı titretecek güzelliğe...
Ali, bir yandan Ocaklıların şöleninde yeni yetmelerden bazılarının kimseyi tanımamazlığına kızıyor, öbür taraftan Manavgat şelalesinin yanında rastlayıp getirdiği aile ile ilgili bir şeyler söylüyor.
Serdengeçti’nin fedakârlığı arasında kalmış; kalkıp oturuyor, çayını içerken bazen rahatlıyor, bazen bardağın kenarına geçirdiği dişleriyle kıracak, parçalayacak camları.
-Bu gençlik dününü, dününün kahramanlarını tanımazsa...
Yeniden:
-Ha, üç beş kendini bilmez, kimseyi tanımaz diyelim. Diyelim de onlar nasıl kapı tutar, Ocak adına değnekçilik yapabilir. Ne böyle yetiştik, ne bu şekilde eğittik.Birden çoğaldı herkes. Kişilik kazanmadan çoğalma sürüleşmeye gider. Hem bunca saldırı var onların şahsında millete ve milletin değerlerine, hem bizleri de sıkıntıya sokanlarının olmasını düşünmemiz lazım...
Biraz da Ali’nin havası değişsin.
Dün yaşanananlarda payı büyük. Hac kapısını aralamıştır. Yüreği rahatlasın, ruhu daha açılsın diye yanındaki arkadaş bir daha rica etti; anlatsın. Mehmet’ti... Serikli Mehmet:
-Tapu işleri bitti mi dün?
Tapu? Onlar arasındaki bir konudur?
Değilmiş sandığım... Ahmet Hamdi toprağından Osman Yüksel hali yine. Dağınıklıkları Hakka gönül vermişliklerinden.... Tanrı’dan öteyi var saymadıklarından.
Her yanım sızlıyor, insanlığın düştüğü durumu açığa çıkaran bu farklı hareketten. ”Az az... çok az bunlar. Çoğaldıkça çoğalmalı” diye aklımdan, vicdanımdan geçirdiğim saniyeler, daha yaklaşmış Ali ile Mehmet’in şahit olduğu Serdengeçti’yi yaşamaya çalışıyorum:
Bir yerde ahir zamanıdır Serden-geçti’nin. Evi barkı neyi varsa Türk Edebiyatı Vakfı’na bağışlamaya başlamıştır. Gelmişken buraya bir de arsası olacak; onu da bağışlasın.
-Ali, der, evladım, bir zamanlar bir arsa almıştık. Sen bilirsin, bulursun ancak. Nerede kaldı bilmem?.. Orayı bir görsek mi?
-Tamam ağabeyim.
Epey bir zaman önce manavgat şelalesinde el yüz yıkamaya, serinlemeğe indiklerinde karşılaştığı kimseleri hatırladı bir yerde. Çok yıllar olmuş, o da unutmuş bakıp etmeyi. Ne oldular? Bir iş bulup çekip gitmiş olabilirler başka bir yere. Kendi yörelerine geri dönmek durumunda da kalmış olabilirler mi?
Hani onlara kaç yüz de biriket almıştı; kışı geçirsinler, tutunsunlar ortada kalmasınlar...
Etrafta boş yer kalmamış gibi:ya herkes daha ziyade portakal, limon bahçesine çevirmiş veya sera yapmışlar her yeri. Katların katlara bindirildiği çok katlı evler, konaklar kondurulmuş aralarına. Askeri birlikleri geçmiş, bir yandan hatırlamaya çalışıyor o da. Hangisiydi? Bir ileri bir geri...tanımıştı Ali. Ötekiler olsun, tarlanın sahibi sayılan Serden bilecek değil ya. Ama, ortada tarla filan yok. Tarla olarak teslim edilen yer olmuş bahçe.Yola yakın kısımdaki pirketlerle örülmüş yer olmasa Ali de çıkaramayacak. Arada bir o kadük kalmış. Ta gerilere daha genişçe bir yer daha örülmüş; sulama tertibatına geçilmiş. Örük örük açılan tarhların içerisinde çeşit çeşit ağaçlar. Koca koca olmuşlar .Limon, portakal daha çok. Yola yakın bir kaç akasya, duvarların üzerine dalları yayılmış bir kaç hanımeli, biriketlerin üstünüe fırlamış muhammediye güllerinin dalları. Tarla diye bıraktıklarının bir tarafı sebze için ayrılmış, sera yapılan yerleri var...
Değişmiş tarlanın yüzü gözü. Etraftaki bahçelerin en güzeli olmuş. Bir köşede elinde makas, belliki budama yapıyor adam.
-Tamam tamam, o adam.şelalenin kenarından getirdikleri Mardinli amca, demiş içinden Ali.
Adam, farkettiği an kedilerine doğru kararlı kararsız adımlamaya başlamıştır bile. Bir şey soranı, bir şeyler almak vermek isteyeni uğrar gelip geçerken. onlardan birisi olabilir. Ha, tarla sahibini beklemiş beklemişlerdir bu yıl, ertesi... Bir gün gelir demişler ama, ne zaman? Gelen giden yok. Gelir bir gün nasılsa. Almanyalara gitmiş bir adamın ise, çoluk çocuğu bir gün sorar, alırdı mallarını. Hazırlamışlardı emaneti devr etmeye.
Adam, biraz atılmış bir iki çocuğu kendilerine doğru neşeli bir şekilde yaklaşırken Ali tanıtmış onları. Belki, nerdeyse yedi sekiz yıl önce şelalede karşılaştıkları bu aileyi buraya açıkta kalmasınlar diye getirdiğini, biriket alıp köşedeki yeri çevirttiklerini söylemişti şaşkınlığını da gizlemeyerek
-Allah Allah... Adam, tarla aldı, bahçe etmiş. Emanetçinin bu kadarı da yaşasın...
Neredeyse bahçenin yarı yerinden seslenmiş adam.
-Hoş geldiniz!... Selamün aleyküm!.. Buyurun efendim buyurun!...
Yörük ağzına yakın, güzel bir Türkçe ile, gülerekten ellerine varmış yeniden.
-Buyurun, bir isteğiniz, sorunuız...
Bir ayağı toprağa değen Serdengeçti, bastonunu kucağına vermiş, muhabbet ifadeleriyle, adamın selamlarını aldıktan sonra.
-Nasılsınız bakayım?...
-Allah razı olsun hepinizden.
-Ne yapıyorsunuz burada?
Ali’yi tanımamıştır bile. Belki bir başka kıyafetivardı Ali’nin üzerinde; saç başı başkaydı. Buraya değişik sebeplerle gelip gidenler de olduğundan sezememişti, o an yanlarına gelenin getiren kişilerden olacağını...
-Ne yapalım, demiştir, rahat, sükun bir sesle. Allah’ın bugünlerine sonsuz şükürler. Çok oldu, bir muhterem bizi buraya getirdi, etrafta çalışalım diye. Çok şükür çalıştık, çabaladık. Şükür Rabbime çoluk çocuk ta yetişti. Eh, kendimizi koruyacak hale geldik. Ev bark ta alabilecek duruma geldik, niye inkâr edelim. Onun hakkını ayırmışız kuruşuna kadar.... Elimiz iş tutar hepimizin. Eş dost, tanıdık çoğaldı binlerce şükür Allaha. Konu komşuya yüzümüz kara olmaz artık. Elinizin artığı, Allah ne verdiyse Tanrı misafirlerine ikram edecek duruma geldik.Gerisi dert değil begimiz. Sizler var olun. Buyurun bir arzunuz, isteğiniz, soracağınız?...
Bir yandan adam yol kenarında rahat rahat etrafı seyreden kimselerle, kocasının saygı gösterdiği bir ayağı felçli adamı görmüş anlamış kadın koca bir bakraçta ayran getiriyor,bir yandan çay koymuştur.
Onların bir kaç metre gerisinde beklemiştir kadın. Eri görsün alsın ayranı.Bir elinde bardakların konduğu naylon sepet...
-Çay da hazır sayılır Şeyhmus.
-Niye zahmet ettiniz ablam!” deseler de hazıra itiraz olmaz; küçük düşüremezler kadını, ocağını.
-Ama, çaya vakit kalmayabilir, dediklerinde adının Şeyhmus olduğunu öğrendikleri adam.
-Şimdi, buraya bakmaya çalıştık bildiğimizce. Etraftan gördüklerimiz yaptık. Bir te ziraatten anlayan kardeşimiz oldu. Zaman zaman gelip bilgi verdi. Buradan çok ta mahsül sattık. Sahibi geldiğinde hem paralarını, hem malını teslim edeceğiz. Bir gün gelir inşallah. Şöyle bir şu yüksekçe portakal ağacı var ya, cevizin yanındaki. Orayı da güzel düzledik çoluk çocuk. Bir kilim attılar mı, bir taht.. oturup dinlensinler.
Onların sorusuz, sorgulamasız kayıtsız bakışları, hele bir ayğı yere basarak, arabadan inmeyen adamın rahatsız da olabileceğini görünce acımış mıdır, ilgilenmek arzusunda.
-Buyurun kurban, bir işiniz varsa başım üste.
-Ali, gidelim evladım, dediğinde, ”olmaz”demesi Ali’nin. Çaylarını içelim amcanın. Ne de olsa akraba bile sayılırız.
Bir kahkaha ardından. Mehmet, arkadaşı, Serdengeçti olsun bu söze ne sevinmiştir; katılmışlardır sevince.
Adam daha sevinçlidir.
-Elbette, Tanrı hepimizi kardeş yaratmıştır çok şükür. Çaylar da size. Başka da mahcup olmayacağımız ekmeğimiz tuzumuz da olur kardeşlerim....
Bir bardak çayı yine olduğu yerde yudumlayan serdengeçti, ağaçlar araında dolaşan, sera kısmına ekilen fidelere göz atıp, çiçekleri ince ince inceleyen Ali’ye seslenmiştir. Adamın yeniden ileriye, biriket evden bir şeyler getirmeye çalıştığı anda:
-Haydi bey baba Allah kolaylık versin. Hoşça kal.hakkını helal et...
Adamın “estağ..” sözüne kulak vemiyor bile.
Demiştir;
-Evladım Ali, hemen dönelim aşağıya. Adamın nüfus cüzdanını yanına al. Sana vekâlet göndermiştim zaten bir ara.o duruyordur değil mi? Tapuyu devret...
Başka da bir şey söylememiştir adama. Yeniden:
-Evladım, hakkını helal et. Sizlere huzur dolu, iman dolu ömürler diliyorum. Hoşça kal...
Küçük bir oyalanmadan sonra araba Antalya içlerine doğru hareket etmiştir. Ali, niçin istediğini de söylemeden adamın, nüfus cüzdanını almıştır Tapu’nun yolunu tutmak üzere...





  • ANA SAYFA
  • ليست هناك تعليقات: