18‏/04‏/2007


Değerli Hocamız Muhittin Arar'ın " Çıkış Yoluna Dair " Kitabından ilk üç bölüm... Kendisine Teşekkür ediyoruz

Çıkış Yoluna Dair

***


Türk’ün Yeni Turanı Konuşmalar-1-
İnsanlığın geçmişinden Türk milletini çıkardığımız zaman pek de değerlendirilecek tarafı kalmayacak. Yalnız bizim değil, tarihin değişik cepheleriyle uğraşan bilim adamlarının da tespiti budur.
Uzun asırlar boyunca Türk Milleti’nin üç kıtada devletler kurma yeteneği, imanı aynı zamanda bir medeniyet, kültür, sanat, yani insanlık tarihidir de. Gerçeğin bir tarafı var ki, üzerinde çok düşünülmesi gereken bir husustur. Tarihin yakın asırlarına dönüp baktığımızda yine Türk var, ama hep soykırıma uğramış, kültür ve medeniyeti kıskançlığa uğramış; hakkı yenilmiş bir Türklük... Akif’in, Safahat’ında belirttiği üç asırlık gerilik, bilimsel yaklaşım ve daha ziyade teknikle de ilgilidir. Başbuğ’un pek çok konuşmasında olsun, görüşmelerinde dile getirdiği işin bu kısmı dehşet vericidir:
”Viyana bozgunundan sonra başımıza gelen hallerin bir kesiti başka bir kavmin, milletin başına gelseydi doğrulur, ayağa kalkar, kendine gelirdi...”
Milletimiz bekliyor; tarlası, ekini her yıl kuraklığa, sele tutulan çiftçinin yüreğine ektiği buyılcık benzeri. Bekleyip duruyor gençlik, aksakallar... Milletimiz Anadolu’da olsun Dört Cihanda bir türlü silkinip doğrulamamıştır.
Üç asırdır beklenen....
Bildiğimiz bu: Tam üç asırdır ruhundaki azameti gerçekleştirmek, milletine ve insanlığa sahip çıkmanın hayalini kuruyor, çabalıyor, henüz çağı yakalayabilmiş değildir... Bu uzun asırlarda, bir yandan yine üç kıtada maddi manevi soykırıma tabi tutulmuş; Viyana’daki geri sekme hem Balkanlar’dan ta Bati içlerine kadar olan bu büyük Turan coğrafyasında günümüze kadar defalarca toplu sürgünlere, katliamlara uğratılmıştır. Hele 19. Asır,”Osmanlı’nın en uzun asrı” olmuştur. Osmanlının ve umum Türklüğün... Muzdarip Akif’in bir kaç dizesi:
“Ne bir yaşında masum için beşikte hayat;
Ne seksenindeki mazlum için eşikte necat;
O baltalarla kesiktir;bu süngülerle delik deşik...
Öbek öbek duruyor kanla kemik!”
D.Mehmet Doğan’ın yorumladığı bir kaynağı hatırlatmak, bir de başka bir yönüyle düşünmek gereklidir. ”Ölüm ve Sürgün”. Amerikalı bir ilim adamı yazmış: Justin McCarthy. Osmanlı Türkünün etnik ve kültürel olarak temizlenmesi, yok edilişi, katliamlara uğrayışı uzun bir süreçte anlatılmış:1821-1922. Evladı Fatihan topraklarından sökülüp atılmamız sistemli, devamlı ve adeta binlerce yıllık bir kinin, aşağılık duygusu, histerinin vahşetlerine dönüştürülmüştür. Raporlara bakıyoruz:
”Üç gün boyunca, asırlardır bu topraklarda yaşayan zavallı Türkler, bir vahşet güruhunun şehvetine ve zevkine teslim edildiler. Ne cinsiyet, ne de yaş bakımından bir ayırım yapılmadan....”
Dokuz cephede kaybettiğimiz üçbuçuk milyon mehmetçik...
Bu hep bu şekilde yaşanmıştır Türk’ün adalet ve hakimiyetinden mahrum hadiselerde. Yine, üzerinde doğru dürüst çalışma yapılmamış bir I.Dünya Savaşı var... Savaşımız olmuş, bize ait bir gerekçe yokken. Tam dokuz cephede çarpışmak durumunda kalmış üç buçuk milyon Osmanlı Ordusunun yarısı yok edilmiştir/ yok olmuştur.
Bunların yarısına yakını tüm cephelerde tutsak düşmüş kahir ekseriyeti geri dönmemiş, ne oldukları bilinmemiştir. İhtimal çoğunluğu kötü muamele, açlık, bulaşıcı hastalık sonucu toplu ölümlere uğramış/ uğratılmıştır.
Öncesine bakın, içimizde çöreklenmiş güruhu bugünlere bakarak ta anlayabiliriz: “Yeraltı örgütlerinin emrindeki” Hareket Ordusu denilen güruhun çoğunluğu yahudi, sırp, rum kökenlidir; bir bahaneyle Payitahtı basmış, Türk Avcı Taburlarını yerle bir etmiş, İstanbul’u yağmalamıştır. Ardından Abdulhamit’i yerinden ederek başa İttihat Terakki’yi oturtmuşlardır.
Kısa sürede kaybedilen tam onbir milyon kilometre karelik vatan toprağı...
Ve, devamında kısa sürede kaybedilen vatan toprakları öyle sayıya, rakama gelir cinsten değildir; on milyon kilometrekare vatan toprağı. Tüm yaşananlar Türk için, Osmanlı için can pazarıdır bu kaç yıl içerisinde. Romanı, hikayeleri, şiirleri , hatıraları ya yazılmamış; veya yazılanlar bir yerde tutulmuş bu günlere ulaşmamış/ ulaştırılmamıştır.
Düşünün:
“Muadele dönemi”ni “Nobel’e talip olma adına romanlaştıran, kitaplaştıranlar”, işin hiç bu tarafına... soykırıma uğrayan, milyonları esaret günlerinde yok edilen Türk’e, Osmanlıya bakmamıştır.
Bakamazlar bu zürriyetsizler!...
Sırtlanın, çakalın ceylana şiir yazacak hali yok ya!..
Bu kalem erbabının ruh kökünde Türk’ü Balkanlarda doğrayan, Kırım’da kırıma uğratanların kanı ruhu vardır; Filistin’de, Bağdat’ta en vahşi, en alçak katliam ötesi işleri yapan, en vahşi hayvanların her türlü genetiğini taşırlar da ondan...
Evet, Uluslararası sözleşmelere, savaş hukukuna karşın “1913 yılının nisanında tutsak düşmüş askerlerin yarısı sağ kalabilmişti” Bir başka ifade ile yarısı ölmüş, öldürülmüştür. Bu öldürülen mehmetçiklerdi, Türk çocuklarıydı. Atina, Selanik, İşkodra ve neredeyse umum Balkanlarda Türk çoğunluk yaşarken çok kısa bir zaman içerisinde akla gelen gelmeyen her türlü soykırımla bu coğrafyadan Türklük silinmeye çalışılmıştır –hani deniyor ya,- ”Hür dünyanın gözleri önünde.”
Bir kaynak...
Tabi öyle bir dünya hiç olmamıştır. Bu dehşet görüntüler sürüp gelmiştir günümüze kadar.1921-26 yılları yine bizler için muhacerat günleridir. Kaçmak durumunda kalanların, muhacir duruma düşenlerin üçte biri can vermiştir. İkinci dünya savaşı yıllarında Kırım’ın kırıl-ması.Tiren katarlarına evlerinden alınıp doldurulan milyonlar Sibirya’-dan, Türkistan’a... dünyanın bir yarısına sürülmüş, atılmıştır; açlık, soğuk, işkence, ailelerin parçalanması, aş ocaklarındaki esaret günleri...
Tüm olup bitenlere karşın, eski vatan topraklarımız Batı Tırakya ve Bulgaristan’da Türk çoğunluk varlığını sürdürmüş, 1952 tarihli bir araştırma-kitapta buradaki Türk varlığının yine de yüzde elli iki olduğunu ifade etmem hayretinize gidebilir. Öğrencilik yıllarımız. Her fırsatta uğramaya çalıştığımız Bizim Anadolu’nun emektarı bir ağabeyimiz Mehmet Ali Yörük. Koca Yörük Ali Efenin oğlu. Bahsini ettiğimiz kaynağı gösterip anlatıyor, yanaklarından süzülen yaşlar geçmiş ve geleceği anlatır gibiydi ta o günler...
Gâvur zevki...
Evlad-ı Fatihan topraklarında, toprağımız, bu vatanımızda Rus destekli soykırım ve eritmeler sürüp gelmiştir... En son 90’lı yıllardaki ABD-Rus çekişmesi-nin ortasında balkan Türklüğü yeni sürgünleri, soykırımları yaşamıştır.
Kıbrıs’ta olup bitenler hafızala-rımızda, şu dakikalarda da yaşanan vahşet: ABD-İngiliz-İsrail ve yandaşlarının bir oldu bitti ile girdiği bizim can topraklarımız Musul Vilayeti, Basra, Bağdat kana boyanıyor; ezeli zevkleridir; suçlu suçsuz ölümüne karar verdiklerini bir ipe çekip kurşunlamazlar, zevkine varacaklardır.
Roma’da kan şöleni yapar bu it soyu, sırtlan enikleri... Gıladyatörler, kıral ve halkın coşkusu arasında paramparça edilen insanlar: Ne vahşet zevkidir hayvandan aşağıların. Hep “özgürlük, hak, hukuk adınadır” kadim tarih boyunca ...
D.Mehmet Doğan, ”Yüzyılın Soykırımı”nda daha çok dil, yani Türkçe üzerinde durmuştur: Türkçenin umum Türk-Osmanlı topraklarında yok edilişi, ezilişi ve sonkale olarak gördüğümüz Türkêli (Türkiye)de. Bir başka tarihi ve kültürel mirası sistemli bir şekilde yok edilmiş, daha doğrusu yok edilmeye çalışılmıştır. Bu durum Balkanlarda, Kafkasya’nın her yakasında Türkistan içlerinde, bugün bazı devletlerin varlığı söz konusu edilen güney toprakları-mızda, Mısır’da, Trablusgarp’ta fazla değişmemiş, Peygamber toprağı Mekke’de, Cidde’de aynıyla sürüp gelmiş, yakın zamanda yıllarca çırpındığımız üzüntü, Bosna, Üsküp, Kosova aynı cümledendir...
Şimdi de doğal ve kalbi vatan topraklarımız Kerkük, Telafer’den Basra’ya kadar…
Kitlesel imhalar, dilinin irfanının yasaklanması, yol, köprü, han, hamam, kale, hatta mübarek camilerine kadar ne varsa siliniyor, silinmek isteniyor. Türk çizgisi taşıyan evler yıkılıyor, mezarlıklara botanik bahçeleri yapılıyor, cami ve mescitler ya yerle bir ediliyor veya bar, içki mahzenlerine çevrildi/ çevriliyor.
Bunlar milletimizi tam üç asırdır kahreden kötü kaderdir. Kültürel soykırım, yani Türk’ün kırımı neredeyse hakim olmadığımız, elden çıkan tüm yadigar topraklarda değişik yüsüyle kaderimiz gibi inletiyor milletimizi...
Türkçe ve Türk kıskançlığı...
Fars bağnazlığının şımarttığı İran’da 30 milyon Türk dilinden, kültüründen mahrumdur; emek vererek kalkınmalarına katkıda bulunduğumuz, Batı Avrupa’da yaşayan milyonlarca Türk, gerektiği zaman silinip atılacak kadar zayıf ve hukuksuzlar, eğitim dili yasaktır.
Türk kıskançlığı bu kadar da değildir; kardeş Pakistan’a bir bakın:
Keşmir hadisesinden dolayı –gerçekte yüz milyondan fazla tarih öncesi Turani boylarını varlığına şahit olduğumuz; Türkişler, Karahanlılar ve Babür çocuklarının devletler kurduğu, medeniyetler ürettiği- Hint-Türk devletine gözucuyla bile selam vermediğimiz halde-Afganistanın içkarışıklığında oradaki Türkmen ve Özbek’lerin perişan olması pilanlarına -ki ABD pilanıdır- alet olmadı mı?
Kosova’sında, Makedon’unda bile oradaki Türkler için eğitim dili olarak Türkçe yasaklanmaya kalkışılır; Lübnan’ı, Rum’un yardakçılığına soyunur... Her dakika sinir bozmaya yönelik bir kırıntı, bir haber gelebilir her taraftan. İçeriden dışarıdan...
Şu petrol antlaşması güya Türk- Kıbrıs denizlerinde...
Aynı şey Kaddafi için geçerli, Ürdün, Mısır için.Üç buçuk Danima-rka’sı, İsveç’i sana düşman üretir, aklı sıra seni soykırımla suçlar, toprakları-nın parçalanmasına gayret eder...
Yüzyıllık soykırımlara, muhacecat ve sürgünlere karşın insanlığı ilgilendiren dünyanın neresinde bir acı, ızdırap, yıkıntı olsa milletçe kulağımız, gözümüz aradadır. İnsanlığın sevincinde, üzüntüsünde ilk paylaşan, ilk karşılayan biz oluruz. Türk’ün ruh kökünü anlamadan kavrayamayız bunun nedenlerini.
Küresel sermayenin emrindeki güçlerin olsun, Teksas kovboyları, Nazi artıkları, Sıtalin bozması ve cümlesinin asıl kızdığı husus ta bu değil mi? ” Türk’e yaptığımız kalmadı onlardan alamadık bir takım değerleri.”
İnsanlık nerede biz oradayız...
Ülkülerini, insanlığa ve Tanrıya olan imanlarında diz çöktüremedik. Birgün bu inanç ve ülküleri yeniden onları cihangir yapar, ”duruma el koyarlar” korkusudur bir ölçüde yaşanan.
Başka çare de yok milletimiz için...
İrlanda’daki kıtlığa aç kalmak pahasına kayıtsız kalamayız.
Leh Valesa’ların özgürlük mücadelesi yıllarca ruhumuzda yer eder.
Endenozya’sında bir sel felaketi olur ilk koşan biz oluruz, milletçe işi gücü bırakır imdatlarına yetişiriz. Afrika ortalarında -İngiliz, Fıransız lejyonerlerinin kabileleri birbirine düşürmesidir-kabilelerin boğazlanmasına yanar, çare düşünürüz. Somali’ye koşar, Güney Afrika devletinin kökleşmesi için elimizden geleni yaparız. Filistin’e ağlar, açlıkla boğuşan Afrika’sına yanarız.
Vardır hikmeti:
Türk ya cihangir, fatih olacak yeryüzüne, gökyüzüne; madde ve mana ya karşı, ya da ...
Sıradan bir yaşantı, varlık milletimize göre değilmiş, iyiki de değil... Türk’ün şuur altında yaşayan bu insanlıktan sorumluluk bilinci peki nedendir kaç asırdır aydınında, yöneticilerinde okunmuyor? Mermerin işlenmesi, cevherin parlamasında engeller nelerdir? Ve, acilen milletimizi kuşatan sorunlar nelerdir? İlk başta halli gereken yapmak, başarmak zorunda olduklarımız? Bu çok mühim Türk yasasını dile getirmeden evvel, durumu açıklamak, hal çaresine bakmak zorundayız.
Evet, ayrık otlarına, yolumuza dökülen dikenlere, kayalara bakacağız... Yolumuzun ışıklarına, güneşine.
Söze başlarken yürek dağlayan, insanı insanlıktan çıkaran geçmişe ait bazı hadiselere dokunduk. Bunların ötesinde yine, bilerek, bizzat yaşayarak tespit ettiğmiz bir durum: evet, insanlığın dahi her zamankinden daha fazla Türk’e-yani Türk’ün- adalet ve merhametine muhtaç olduğu gerçeğini yadsıyamayız.
İçimizdeki zavallılar...
Yineleyelim:
İnsanlık her zamankinden daha fazla Türk’ün adalet ve muhabbetine muhtaçken biz kendi içimizde ve dışımızda bir kuşatılmışlığa uğradık.Örnek mi?!..
Devrin Başbakanlarından birisi Fıransa’yı ziyaretinde Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasını Osmanlıdan kurtulmak olarak açıklamıştır; yardakçılık, yağcılık aşağılığıyla terennüm ederken keşki Dündar Taşer’leri de dinleyen okuyan olsaydı...
Bizlerle yaşadığı faciaya karşın, Selanik’te bir Türk yetkilinin karşısına çıkan İstanbul Rumu’nun söyledikleri insanı irkiltir:
“Siz, mübadele diyerek buraya gâvur yunanlıların arasına gönderdiniz bizi”, dediklerini anlatır Taşer... Aynı sözleri Halep’te yaşayan bir Ermeniden farkılı şekilde duyabilirsiniz, demiştir 70’li yıllara doğru yaşadıklarından dinlediklerinden...
Bunları komplekssiz belirtmekte bir zarar yoktur, görmüyoruz...
Kestirmeden haykıralım. Türk’ün bu yeniden Türk çağını yaratmasının adı Yeni Turan’dır. Yeni Turan’da ilk başarılacak ana sorunlar, atılacak adımlar bellidir. Siz buna yeniden Türkleşmek de diyebilirsiniz: Türkçenin evvela Türkili (Türkiye’de), yetmişbeş milyonda kültürü, dili oması, yaşaması, yaşatılması.
İkinci vazgeçilmezimiz de Türk-Oğuz çocuklarının hakaniyet içerisinde maddi ve kültürel zenginlikleri işletmesi, edinmesi ve yaşatılmasıdır.
Karşımıza çıkarılan kayalar feodal yapının hastalılarının yeni tezahürü olarak kabileleşmedir. Milliyetçilik başka bir şeydir.
(Pakistan zavallıdır ama... İlavesi var elbette. İnönü öncesi Afganistan’da M.Şevket Esendal görevdedir.Esen hava,yaşanan güven Türklüğün varlığıdır şahsında.O Turan topraklarının dünyaya takdiminde Türk vardır; cümle halka güven ve muhabbet aşılayan. Toprağın hem bekçisi, hem sahibi bizleriz say... Şimdi de Nato adıyla cümle kan emiciler: Ürettikleri heyuleyi takip aşkına. İnsanlıktan çıkardıkları “gericilik” ve “teröre bulaştırılan İslam’la” vuruşmak adına...
Barış, huzur yalanı.... NATO’nun Afganistan tezgahında Mehmetçiği alet eden Türkiye, orada aynı görevi yapmıyor mu? Yaptırmıyorlar mı? “Devlet adamı” ucuzluğunda birleri oraya kıral naibi olarak gönderiliyor. Hazret, İsrail’de alıyor talimatlarını öyle yola çıkarılıyor. Sanki burada İsrail’in temsilcileri, örgütleri yokmuşcasına. Temsili bir anlamı var uğramanınç Salomon tapınağına yüz sürecek, ”ağlama duvarı”nda “kan ekilmesine yemin ettirilecektir. Kim bu? Güya Türkiye’nin falan filanı. Türk’ün falan uruğundan...)
Kavram kargaşası...
Kavramların karıştığı/ karıştırıldığı bir it oyunudur yaşanan.-Bir kere milliyetçilik bütünleştirici, kaynaştırıcı, kuşatıcıdır. Ortada dönen parçalama/ parçalanma hezeyanlarıdır...
Bunun bir çok altyapısı vardır. AB, denen rezilliğin bize örtülü olarak dayattığı, şu meşhur “kıriter” yutturması, satır aralarından manşete çekilmiş ap-açık parçalama ve işgal adımları bir yana , yüzlerce yıllık bir ihmal olarak özellikle doğu ve güney doğumuzda mevcut feodalite ile, sanayileşme adıyla “küçük amerika” olma heves ve yutturmasıyla sermayenin belli ailelerin, para hareketini idare eden şebekelerin eline geçirilmesidir yaşanan onca rezilllik.
Türk’ü yê anlayışı...
(Türkiye’yi, Türk yurdu’nu; “Türk’ü ye!” olarak bilen, anlayan ve yaşayan bu alçaklıklara son verilmelidir’ Ülkemizin, devletimizin adı bir kere Türkêli, Türkili olarak ilan edilmeli, başta bu güruha kabul ettirilmelidir! Parantez içi, bir ara söz olarak kaydetmeliyim.)
İçerideki tarihi, kültürel soykırımı anlatacağız yeri gelince. Bilhassa İnönü devriyle başlayan ve bu günkü –sözüm ona- “ulusalcılar”ın altkültürü, altşuuruyla yapılan, yaptıkları... Mevcut durum budur! Milletinin bir kısmını-hayır gerçek daha başka, neredeyse yarısından fazlasını açlığa, hukuksuzluğa, hak mahrumiyetine mahrum etmiş bir anlayış, zihniyet nasıl insanlıktan söz edebilir? Milletleşme, millet kalma bu vahşetle mümkün müdür? Hayır!..
Eline yasal ipleri geçiren, her devrin vurgunu kırgını onlardan yana çalışmış ve dünyada benzeri görülmeyen bir haksızlık, hukuk-suzluk ortaya çıkmış, neredeyse milletimiz kendi içinde tutsak edilmiş, parya durumuna düşürül-müştür. Semaye, mal ve toprak milletimizin elinden bir sinsilikle alınmış, bunu muhafaza etmek için her türlü reji idaresi de sözcüleri tarafından tesis edilmiştir. Türk’ün mal mülk varlığını elde tutan 500 aileye bakınız; kaçı Türk soylu, kaçının dedesinin mezarı bu topraklardadır, kaldıki kökü kömeci bizden de olsa bakışımız değişmeyecektir.
Çıplak gerçek budur.
Bu iki birbirini tetikleyen kangrenin derhal ve hemen bizzat Türk çocukları tarafından düzeltilmesi, yani adalet ve paylaşma...





Aydınlanma, Teslimiyet:
-Konuşmalar-2-
Deha ve vasat insan...
Küçük kültürler deha üretebilir mi? Akıl...Aklı işletmek, akıl tutulması, akıl karışıklığı kavramaları hem ferdin hem topyekun milletin karşılaştığı bir durum mudur? Aydını, girişimcisi, yöneticisi bu karmaşayı yaşarsa nelerle karşılaşırız? Şimdi, yeryüzü insanlığı ve umum Türk dünyasının içinde bulunduğu durum bu mudur?
Şüphesiz insanlıkla birlikte yaşanılan buhran, tam bir akıl karışıklığıdır. Birinci derecede hem günlük hayattaki kaygılarımız, mutluluğumuz mutsuzluğumuz aydınlık kafalarla, temiz yüreklerle olur. O halde nedir bizdeki buhranın kaynağı? Karaya vuran sebeplere bakıyoruz karşımıza çıkan en tehlikeli ve elem verici olanı akıl karışıklığıdır. Anlaşılması için örneklemekte yarar var:
Son ayların yaşanılan sarsıcı gelişmelerinden bir Hırant Dink olayı var. Ondan evvel çok uzun süreçte benzeri olaylar... Bir başka örneği hatırlatalım:1 Mart tezkeresi denilen... Her kafadan bir ses çıktığı doğrudur. Küçük hesaplarla oh çeken, hayıflanan, kendini ve toplumu yanıltanlar gırra gidiyor, gidecekte...
Bu hususlara geçeceğim, asıl amacımız bu noktalar üzerinde durmak olmadığı halde.
Osmanlı Türk Devletinin umum Ortadoğu’dan tasfiye edilişi sürecine dikkat etmek gerekir, Afrika’dan, Kafkas yurtlarından...
Akıl karışıklığı....
Kimilerinin sözüm ona milliyetçi bakışla olsun, küresel güçlerin araçları gibi bakanların veya uluslararası sermayenin para ve mal hareketinin veya ülkeler, milletler üzerinde oynadığı oyunların bir parçası gibi kendini görenlerin, hemen birbirine aykırı görüşleri savunanların bir Irak’ın Kuzeyi’ne, Körfez işgaline bakışında hayıflanmaları var:
“1 Mart Tezkeresi geçmeliydi.-Veya-1 Mart Tezkeresi niçin geçmedi?” İçinde bulunduğumuz sıkışmanın, özellikle ABD ve müttefikleri olan İngiliz ve umum AB’nin saldırısında oyunun dışında bırakılışımızın bir ödetmesi olarak bakılabiliyor. Burada kim yanıldı-veya- kimler ihanet etti, gibi sorularla karşılaşıyoruz. Bu, yine belirtelim daha uzun yıllar gündemimizi işgal edecektir.
Afgan işgaline bir not düştük yukarıda. Olsun diyenler çıkacaktır...
Deniliyor, efendim, “Türk Ordusunun mehmetçiğin Irak’a girişinde tezkerenin reddini temin eden ufuksuz CHP’lilerle –sırf muhalefet olsun diye, veya ucuz “ulusalcılık yapmışlardır”- özellikle AKP içerisine yuvalanmış Barzani yanlılarının yaptıklarıdır. Eğer, İşgal güçleri olan İngiliz ve ABD gurkalarıyla Türk askeri de birlikte girseydi güneyimizdeki bu ateş depremi yaşanır mıydı!?... O topraklardaki kardeşlerimiz Türkmenler, münhasıran Kerkük Türkü şimdi bu perişanlığa düşer, ilerisini söyleyelim bir katliamla tehditi yaşar mıydı? Kerkük petrollerinden payımızı alırdık. Belki de petrol boru hattının güzergahı İsrail’e yönlendirilecek, ileride olası bir kırizde petrol de temin edemeyebiliriz, filan...”
Peki, bu noktada durumu sorgulayalım:
İşgal güçleri İskenderun’dan Habur’a kadar devam eden en uzun kara topraklarımız boyunca 70 bin gurkasını konuşlandırmaya kalkışmış, pek çok bina ve toprağı kiralamaya başlamıştır.Belli ki buralarda kalıcı olmayı hesaplamışlardır.Tırabzon Limanı, Gölcük ve Sabiha Gökçen havaalanlarının ne ilgisi vardı kullanmaları için. Kırık çizgilerle bir Hatay-Rize hattında kalıcı olmaya çalışacaklar ve Turuva atı hikâyesinde olduğu gibi elimizle ülkemizi işgal ettirmiş olmayacak mıydık? Kışkırtmalar şimdi de sürüyor ama, bir hesaplı-kitaplı kalkışmayı üstlendiklerinde ne yapacaktık? Bu dehşetin parayla pulla telafisi düşünülebilir mi? Ne yazıkki dolar-petrol görüşmeleri, tartışmaları yaşanmıştır yüzde.Toprağı ve özgürlüğü paraya tahvil görüntüsü...
Bunun üzerinden iç siyaset yapacak zavallılar iyi düşünmelidir. Tanrı milletimiz esirgemiştir o kadar...
Yine, Birinci Körfez kırizinde topraklarımızdaki üsler ABD tarafından kullanılmadı mı, işgal güçleri tarafından? Kullanıldığını dünya âlem biliyor...
Saddam’ın bir çılgınlığıyla başlayan/ daha doğrusu başlatılan gelişmeler karşısında en çok kayba uğrayan ülke biz olmadık mı? Türk ekonomisi kontrolden çıktı neredeyse. PKK belası yeniden hortlatıldı, ki olaylar öncesinde mehmetçikle vuruşanlara Çekiç Güç’ün her türlü desteği verdiği bilinmeyen hususlar değildir. ABD ve işgal güçleri Alman’ı, Fıransız’ı bunları yapmıştır hem topraklarımızda, kültürel mirasımız etraf topraklarda hemen bizzat başka ülkelerde eğiterek, silah ve mühimmat vererek, basın yayın araçlarıyla her türlü yıkıcı, sinir bozucu eylemleri destekleyerek.
Bu noktada dahi milli duruş sergilemekten aciz iktidarlar, en azından İncirlik’teki Amerikan üssünü kapatmamış, İsrail’le “silahların modernizasyonu”na son vermemiş, Pentagon-CIA-Mossad fitnesiyle istihbarat alışverişi, teknik yardım almak hatasına son vermemiştir. Bunun yine de gerçekleştirilmesi özgürlük adına atılmış ilk adımlardam olacaktır...
Hani bir koyup üç alıyorduk, alırdık... Yok öyle bir şey. En az birbuçuk asırdır İngiliz Osmanlı topraklarını kan gölüne niçin çevirmişse bugün de aynı gerekçelerle buradadır: Tarihin getirdiği Türk düşmanlığı!..
Kiliselerin, yani Vatikan ve her türlü din adıyla ortaya sürülen sürülerin ve güçlerin bin yıllık bir karşılık alışı, Türk’ü bu topraklardan söküp atma iddiaları.... Petrol, kömür başta olmak üzere her türlü yer altı ve yerüstü zenginliklere konmak. İnsanlığı sömürmek, insanlığı bir mal olarak görmek....
Özal-Buşt ikilisinin kardeşliği ne anlama gelmiştir anlamıyor muyuz? Yine denebilir, o gün yine ordumuz girseydi...
Karabağ...
Şimdi de başka bir vadiden düşünmenizi istirham edeceğim: Kafkaslara, dahası Turan-Türk topraklarına ikinci İsrail olarak konuşlandırılan Emenistan bakınız. Asrın başından beri Türklüğe tehdit olarak yönlendirilmiş, onların eliyle akıl almaz vahşetleri yapmış bu insanlar, Türk devlet yetkililerine yaptıkları. Karabağ... Azarbaycan topraklarını işgal edişleri Rus’un, Fıransız’ın emri ve desteğiyle. Orada işledikleri insanlığa, Azarbaycanlı Türk kardeşlerimize uyguladıkları tüyler ürpertici katliam ve soykırımlar, Karabağ’a ve Azarbaycan toprağının üçte birine el koyuşları... en az bunlar kadar mühim olan Türkistan’la Türkeli, yani Türkiye’nin bağını koparma, kanlı bir kılıç gibi toprakları ikiye ayırma hepinizin derinden düşündüğü, üzüldüğü hadiselerdir. İşte bu noktada İngiliz’i, bir başka gücü çıksa karşımıza.
Evet denilebilir mi?
Mübarek Erzurum’u, Kars’ı çiğneyerek, yüzbinlerce gurkası, lejyoneri ile buralarda, geçici de olsa “Topraklarınıza yerleşip geçeceğiz, onlarahaddini bildireceğiz. Ermenilerin, Azarbaycan topraklarını hakka hürriyete kavuşturacağız” deseler evet mi diyeceksiniz?
Benim kanım donar evet halinde. Bu alçak görüşlerin arkası artık anlaşımalıdır. Her mücadele, savaş, özgürlük, ekonomik ve toplumsal gelişme tek gücün başardığı iş değildir. Şirketlerin arkasında işgal güçleri, ordular. Zafer ordularının arkasında aydını, yöneticileri. -Bir ara söz olarak- kaydetmekte yarar var.
AB teraneleriyle düşürülen durumua bakın. Yok,”Uyum”muş, tarihi öfke ve kinlerden kurtulma adınadır; iddia:
Tarih ve Edebiyat derlerinden, kitaplardan yakın uzak geçmişimizde yaşanılan vahim hadiseleri okutmak yanlış-mış...
Taktik beyanat...
Kahraman Maraş, Gaziantep, Şanlıurfa direnişini çıkaracaksınız, alçak Fıransız işgalcilerini örtbas etmek için, Çanakkale’yi “para getirme” veya “ucuz parti tanıtımı” adına kullanacak ama, oradaki ruhu söndüreceksiniz...
Mustafa Kemal’in bir duyguyla, -veya taktik bir açıklamadır sayınız- öldürülen düşman askerleri için kullandığı; ”Onlar vatanında yatıyor, merak etmeyin”sözü, karşı tarafa, o anlık ucuz bir tesellisidir; özü itibariyle doğru anlaşılmamıştır, yanlıştır...
Avusturalya, Filipin uzağından, veya Afrikadan gelecek, mübarek Anadolu topraklarını vahşice yakıp yıkacaksın, yüzbinlerce körpe fidanı şehit edeceksin... Kan ekenlere çiçek verecek değildik her halde?... Bunlardan öldürülen, gebertilenler olacaktır elbette.
Ve, aklınız vicdanınız alır mı? Kan davası peşinde olmamak başka şeydir. “Çanakkale geçilmez” destanını yazanların toprağı onların tören, şölen üssü mü olacaktır?
Ne adınadır bu aşağılık anlayış? Barış mı? Para mı? Ülke tanıtımı mı? Bin kere yazıklar olsun, bin kere şehitler adına lanetlenecek durumdur...
Çünkü, İngiliz hayvanlaşmasına alet edilen ilkel kabilelerden getirilip Mehmetçiğe, sivil insanlara; kadını, kızı, çocuğu kan doğrayan, toprakları-mızı yakan güruha- hesabın kitabın, ülkün davan varsa yaparsın her türlü hazırlığını, elin itinin defterini dürersin, hesabını görürsün. El kerametiyle bir iş yapılamayacağını anlıyoruz her halde.
Bunlar olacak Allahın izniyle. Milletler sorunlarını halleder er veya geç. Milli ülküler, sorunlar millet denilen hadise yaşadıkça gerçekleşir....













Soysuzluk ve dinsizlik arasında
-veya-Tercüme ,”Kargo Kültürü”
-Konuşmalar-3-
Bilim çağını yakalamayışımız, özkültürünü zamanın yorumuna tabi tutmama çok uzun tartışmaların, uzun bir sürecin sorunudur.
Milli değerler ve hedeflerin yeniden işlenmesi ve yaşanılır değerler haline getirilmesi yine bu konudandır. Bunların münakaşası ayrıca yapılır.
Bizim üzerinde duracağımız kırılma noktası Mustafa Kemal’in vefatıyla başlayan yerli değerleri; İslam, Türk kültürü ve Türk coğrafyasını, milli ekonomiyi kiraya verme dönemi ve anlayışıyla ilgili olacaktır.
Kargo kültürü...
İleride günümüzün sarası “kargo kültürü” daha doğrusu kültürsüzlüğü üzerinde uzun uzun duracağız. 1938’lerden sonra, kendini İstiklâl kazanmış milleti ve onun devleti hükmünde saymayan, azgınlaşan insanlık boğazlaşmasında Nazi Almanyasından yana mı tavır koyalım, Stalin Moskofundan mı, korkaklığına düşenler müthiş bir tercüme furyasına giriştiler.
Rus’tan, Alman’dan,Yunan’dan...
Ezan susturulmaya, Türklük tutsak edilmeğe başlandı o karanlık devrede.
Bu tercüme anlayıştır ki, Türklük kurtulması gereken bir değersizlik, milletimiz adam olmaz zavallı üçüncü dünya halkı, ülkülerimiz tehlikeli olmaktan ziyade bizleri yok edecek bir hastalık olarak takdime başlandı. Almanya’dan damızlık getirip
neslimizi, soyumuzu ıslaha kalkışmaktan tutun, derhal ve hemen din dahil Batının tüm değerleri aktarılmadıkça/ alınmadıkça bir yere varamayacağımız edepsizliği, cehaleti eğitimizi, kurumlarımızı sardı. Milletle devlet arasına uçurumlar yaratıldı.
Kahramanlarını yitiren gençlik...
Bu anlayıştır ki 60’lı yıllardan sonra “anarşist bir zihniyetin ülkeyi perişan etmesi, sokakların, evlerdeki odaların bile bölünmesini yaşamışız; ülke bölünmenin eşiğine gelmiş, gençliğimiz perişan edilmiştir:
Türk gençliği Rusçu, Çinci, arnavutlukçu olabiliyor; sınıf, zümre mücadelesi vermeyi özgürlük sayıyor, bir başka karanlıktır; kurtuluşun örnekleri olarak Kasro, Tito, Ho Şi Min, Mao, Guevera’yı örnek alıyor, diğer taraftan imanına yeni peygamberler, yeni kitaplar temine çalışıyor: Darvin, Froyt ve cümlesi. İnançsızlık ve anarşizm gençliğin yöntemi, amacı, kutsalıdır artık, başlarında koca koca ” kara cübbeliler”, siyasiler, gazeteler.Vatan yirmibeş kuruşa satılıyor.... Gençliğin bir kısmı haklı gibi görünen taleplerde eğitimi iskata uğratmış, ardından yerli ve milli kültüre karşı güya sınıf, emek savaşımıyla karşı karşıya bırakılmıştır.
3 Mayıs’lar...
Ve, Kırk dört ruhuyla ortaya çıkan bir gençlik vardır onlar gibi bakmayan. En acımasız yöntemlerle birbirine saldıran gençlik bir serinkanlı düşünüş ve değerlendirmelerin dışında vuruşturulmaktadır.
Aktarma kültür...
Ve, birden bir başka tercüme, aktarma kültürü: İslam. Bu kavrama her şeyi yerleştirmeniz mümkün.Bu eyyamcı, esasında toplum ve insan sorumluluğundan çok güya nefsi ve güya öte tarifı Said Havva’lar, Abduh’lar, Kaddafiler örnek alınıyor. İhvan-ı Müslimin’e kadar...
Bizim toplumsal yapımız; geçmişimiz, coğrafyamız, ülkülerimiz yeni neslin uzağındadır; bir alıntı, tercüme reçeteyle “kurtuluş savaşımı” ve anarşistlik... dinlisinde de dinsizinde...
İki cephede de soysuzluk, soy-Türklük inkârı, milliyetsizlik, güya insaniyetçilik; sınıf savaşımı veya halkların kardeşliği, öte cephede Müslümanların kardeş olduğu tezleri. Bu iki kesimde de bir alt kültür sevdalılığı Türklük ya dinsizlikle veya faşizmle suçlanacak gizli açık saldırıya uğrayacaktır. Toplumbilime ait hiç bir Türk, Türkiye, Türkçe; Türk imanı ve kültürünün eseri binlerce yıllık düşünceler, eserler onların kapısından geçmeyecektir. Türk’e, kültürel değerlere gizli açık bir savaş vardır artık; Türkeli düşmanın ürettiği kendi çocuklarının elinde adeta bir istiklâl mücadelesine mecbur bırakılmıştır.
İhanetin adı kurtuluş ya da devirimler...
27 Mayıs tartışmaları bir yana, 12 eylül ve devam eden süreçte şimdi anlıyoruzki kuşatmanın adımları güngün atılacak yeni bir köksüzlük saracaktır ülkemizi.sarsıcı, yıkıcı, boğucu bir tozbulutu.... Modernlik, çağdaşlık derken bir de ötesi çıktı tüm insanlığı sarsan bir sermaye, para, kültürsüzlük akımı olarak.Her yeri kuşattı adeta. Ardından yine AB hikâyeleri ve Büyük Ortadoğu Pırojeleri filan... Bunlara ayrıca gireceğiz.
Tüm dünyayı saran ve sarsan küresel güçlerin işgalinde bizim kadar bahtsızlığa düşen bir millet, bir memleket olmamıştır yazıkki. Esasında Türk’ü, onun devletini de perişan eden niyetler, hareketler asla yeni değildir. Dikkatle bakıldığında!. Dünya savaşı öncesi Osmanlı-Türk topraklarında oynanan alçakça tertipler birbirine çok benzer:
Yeri gelir “çağdaşlık” teraneleri, yerine göre “şeriat”, ”demokrasi”, ”ulusalcılık...” Unutmayalım, Osmanlıyı yıkıntıya götüren zihniyetlere, kadrolara karışmış kimseler arasında da gerçekten içtenlikle çarpışan, çalışan kimseler vardır, bunlar alet olamaktan kurtulamamışlardır.
Batı aklı...
Batı aklı, sömürgecilerin aleti durumuna düşmüş/ düşürülmüşlerdir hep... Bu tezgahların arkasındaki aletleri görmek

ليست هناك تعليقات: