
Genel Başkanımız Sayın Dr. Devlet Bahçeli'nin 27 Nisan 2007 Milliyetçi Hareket Partisi Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde yaşanan gelişmelerden ve bugün gelinen noktadan Türk demokrasisi adına büyük üzüntü ve endişe duymaktadır. Türkiye’nin temel siyasi sorunlarının şahsi ihtiras ve hesapların esiri olmadan, partiler üstü bir anlayışla ve uzlaşma yoluyla ele alınmasını temel bir siyasi ilke olarak benimseyen MHP’nin Cumhurbaşkanlığı konusundaki tutumuna da bu esaslar yön vermiştir. 57. Koalisyon Hükümeti döneminde 2000 yılında yapılan Onuncu Cumhurbaşkanlığı seçiminde bu anlayıştan hareketle ortaya koyduğumuz görüşler ile bugün dile getirdiğimiz hususların aynı esaslara dayanması, siyaset anlayışımızda ve çizgimizde kırılma ve sapma olmadığının açık bir delilidir. Milliyetçi Hareket Partisi Cumhurbaşkanlığı konusunun geniş tabanlı bir toplumsal ve siyasi uzlaşma zemininde ele alınmasını genç Türk demokrasisinin rüştünü ispat etmesinin önemli ve anlamlı bir göstergesi olarak kabul etmektedir.
- Bu bakımdan, bu yüce makama seçilecek şahsiyetin kim olduğu ve hangi partiye mensup bulunduğundan ziyade, temsil ettiği siyasi zihniyet önem taşımaktadır. - Cumhurbaşkanı’nın her türlü şaibeden uzak temiz bir maziye sahip olması, milli ve manevi değerlere, Cumhuriyet’in temel ilkelerine, üniter devlet yapısı, milli birlik ve ülke bütünlüğüne saygılı bir siyasi anlayışın temsilcisi olması vazgeçilmez bir şarttır. - Bu bakımdan Cumhurbaşkanı seçilecek şahsiyetin, geçmişi ve bugünüyle buna uygun bir sicili olması elzemdir.
- Siyasi ve hukuki meşruiyetin aranacağı nokta budur. Milliyetçi Hareket Partisi, aylar öncesinden başlayarak Cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda ilkeli ve sorumlu bir tutum sergilemiştir. Çok ağır bir bunalım döneminden geçmekte olan Türkiye’nin, Cumhurbaşkanlığı seçimini sağduyunun rehberliğinde yara almadan aşabilmesi için iyi niyetli ve somut önerilerde bulunmuştur.
Bu fırsat maalesef heba edilmiştir. Başbakan Erdoğan ve AKP, siyasi ihtiraslarını ve kısır parti hesaplarını aşarak, Türkiye’nin geleceğini her düşüncenin önünde ve üstünde tutan bir vatanseverlik şuuruyla hareket etme faziletini gösterememiştir. Sağduyunun sesine kulaklarını tıkayan Başbakan, diyalog ve uzlaşma yollarını bilinçli olarak baştan itibaren kapatmıştır. Bu konuyu siyasi inat ve iddia haline getiren ve siyasi hesaplarını aşabilme erdemini gösteremeyen Başbakan Erdoğan, çok tehlikeli sonuçları olacak siyasi bir kumar oynamıştır. Gelinen bugünkü noktada, yaşanan gelişmeler Milliyetçi Hareket’i haklı çıkarmıştır. Bir ibret ve ilkesizlik örneği olan bu süreçte yaşananlar Türk demokrasisi için bir utanç vesilesi olarak hafızalardan silinmeyecektir.
Bunun samimiyetle, ciddiyetle, demokrasi gelenekleriyle, milli iradenin temsilcisi olan TBMM’ne saygıyla uzaktan yakından alakası olmadığı ortadadır. Bundan sonra başlayacak olan “AKP kontrolündeki Çankaya” ve “güdümlü Cumhurbaşkanı” döneminin de AKP’ye bir hayır getirmeyeceği çok iyi bilinmelidir. Bu şekilde atanmış adayın Meclis onayından geçirilerek Cumhurbaşkanlığı’na çıkarılması, önümüzdeki siyasi döneme devredilecek bir çıbanbaşı mirası olacaktır. Bunun Türkiye’ye vereceği zararlar da ilerde yaşanarak daha iyi anlaşılacaktır. Sonuç olarak Türk demokrasisi Parlamentosu ve siyaset kurumu maalesef bu hayati sınavdan yüzünün akıyla çıkamamıştır. Kaybeden Türkiye ve Türk demokrasisi olmuştur. Başbakan Erdoğan’ın uygun zemin bulamadığından Cumhurbaşkanı adayı olamamasını bir hizmet fedakârlığı olarak sunmaya çalışması ise, akıl ve idraklerle alay etmekten öte bir anlam taşımamaktadır. Başbakan her zorlamayı yapmış, ancak bilinen zaafları nedeniyle geri adım atmak durumunda kalmıştır. 3 Kasım 2002 seçimlerinde şiir-mazlum ve mağduriyet edebiyatıyla Türk milletini aldatan Başbakan’ın bundan sonra merhamet dilenciliği yapma imkânı artık kalmamıştır. Gelinen bugünkü noktada, Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde hukuki zorlamalardan medet umulması beyhude bir çaba olacaktır. Bu zorlamaların, yegâne siyasi sermayesi mağduriyet edebiyatı ve sahte mazlum rolü yapmak olan AKP’nin değirmenine su taşıyacağı unutulmamalıdır. Türkiye’nin şimdi önündeki en önemli ve acil sorun, seçim sandığının biran önce aziz milletimizin önüne getirilmesidir. Türkiye AKP’den demokrasi içinde kurtulacak ve yaşanan bu sürecin ve sonuçlarının muhasebesi de yeni oluşacak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yapılacaktır. |
Dr. Devlet Bahçeli Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı |
Genel Başkanımız Sayın Dr. Devlet Bahçeli'nin 23 Nisan 2007 Türk milletinin, bağımsızlık, hürriyet ve kalkınma ülküsünün sembolü olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışının 87. yıldönümünü gurur ve coşkuyla kutluyoruz. Egemenliğin, şahısların, zümrelerin, sınıfların uhdesinden alınarak büyük Türk milletinin iradesine verildiği bu tarihi gün, aynı zamanda Cumhuriyetimizin ilanı ile sonuçlanacak muhteşem zaferin müjdelendiği bir dönüm noktasıdır. Henüz devletini kurmadan, meclisini açacak kadar milletinin kudretine inanmış büyük dava adamlarının bu kutlu hareketi, aynı zamanda kendi azim ve kararları ile geleceğini kurtarmak isteyen Türk milletinin tarihe karşı muhteşem bir meydan okumasıdır. Bu açıdan, 23 Nisan 1920 tarihi, yalnızca siyasi bir iradenin tecellisi olarak değil, milletimizin kurtuluşu için Amasya’da başlayıp, Sivas’ta şekillenen dayanışma, birlik olma, bir araya gelme ve güçleri birleştirme hedefinin de stratejik bir başarısı sayılmalıdır. Bu yönüyle TBMM, yalnızca gücünü milletten alan kurumsal bir yapı değildir. O, aynı zamanda Türk milletinin bağımsızlık ve hürriyet coşkusunun şekillendiği ve Atatürk’ün “Yalnız bir makam vardır. O da milletin kalbi, vicdanı ve mevcudiyetidir.” sözlerinde anlamını bulduğu gibi milli ruhun ifadesidir. Meclisin açılması, kahramanca sürdürmekte olduğumuz kurtuluş mücadelesinin haklılığına meşruiyet ve kuvvet de kazandırmış; milletimiz, kararlarının, değerlerinin ve hedeflerinin şekillendiği bir milli temsil kuruma kavuşmuştur. Büyük Millet Meclisimiz, milletimizin bekası için en kritik gelişmelere imzasını atarak, İstiklal mücadelemizin yönetim merkezi, Cumhuriyetimizin ilanının da karar mercii olmuştur. Döneminin ağır şartlarına rağmen güçlüklerden ve baskılardan asla etkilenmeden ve yılmadan çalışmış, zor günlerin aşılmasında varlığıyla, milletimize güç ve ümit vermiştir. Milletimiz, bugün karışımıza çıkan vahim gelişmeler ve ağır sorunların çözümü için de aynı ümit ve beklentilerin karşılanmasını Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden haklı olarak beklemektedir. 1920’de Meclisi açan ve 1923’te Cumhuriyeti kuran milli şuur, tarihte kalmış bir yadigâr olarak görülmemelidir. Aynı şuur ve güç, bugün de benzer buhranların arasında umut arayan milletimize yol gösteren bir ışık olarak parlamaktadır. Kuruluşunun 87. yılını kutladığımız Türkiye Büyük Millet Meclisi, bugün de demokrasimizin, milli devletimizin ve geleceğimizin en büyük güvencesidir. Bu güvencenin toplumsal dayanağı ve en temiz kaynağı ise ise pırıl pırıl çocuklarımızdır. Çocuklarımıza daha güzel, daha yaşanabilir bir ülke ve dünya bırakmak, onları geleceğe hazırlamak herkesin üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmesi ile mümkündür. Çocuklarımızı ülkesini, milletini seven, onlar için çalışıp üreten insanlar olarak yetiştirmek, dünya yüzünde saygın ve güçlü Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin onurlu, başı dik vatandaşları kılmak bizlere düşen görevlerdir. 87 yıl önce bu kutsal vatanı ve Meclis’i emanet eden Mustafa Kemal Atatürk’ü, kurucu kahramanları, aziz şehitlerimizi ve gazilerimizi minnet ve rahmetle anıyorum. Aziz milletimizi ve çocuklarımızı, bu bayram vesilesi ile bir kez daha kutluyor, sevgi ve saygılarımı sunuyorum. |
Dr. Devlet Bahçeli Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı |
Genel Başkanımız Sayın Dr. Devlet Bahçeli'nin
7. Bölge İstişare Toplantısında Yapmış Olduğu Konuşma
21 Nisan 2007-Konya
Aziz Dava Arkadaşlarım,
Basınımızın Değerli Temsilcileri,
Türk milleti ortak paydasında buluşan milliyetçilerin, Lider ülke Türkiye ülküsü için gönül birliği yapacakları Genel Seçim tarihi yaklaşmaktadır.
Milliyetçi Hareket’in başlattığı seçim seferberliği, tek başına iktidar hedefi doğrultusunda büyük bir şevk ve heyecanla sürmektedir.
Türkiye sevdalıları ayağa kalkmış ve Türkiye’nin kaderine sahip çıkma kararlılığını aziz milletimizle paylaşmak için çalışmalara başlamıştır.
Türk-İslam dünyasının önemli bir merkezi olan Konya ilimizin ev sahipliğinde, yapmakta olduğumuz yedinci Bölge İstişare Toplantımızın, iktidar yürüyüşümüzde önemli bir dönüm noktası olacağına inanıyorum.
Toplantımıza Afyon, Burdur, Isparta, Antalya, Karaman, Niğde ve Aksaray illerinden katılan yöneticilerimize ve temsilcilerimize teşekkür ediyorum.
İştirakleriyle, bizlere güç ve heyecan veren bütün dava, ülkü ve yol arkadaşlarım ile toplantımızı şereflendiren basınımızın temsilcilerini selamlıyor, hepinize sevgi ve saygılarımı sunuyorum.
Hoş geldiniz.
Değerli Dava Arkadaşlarım,
Geçtiğimiz günlerde Malatya’da meydana gelen ve üç kişinin ölümü ile sonuçlanan hunhar cinayet hepimizi üzüntüye sevk etmiştir.
Bu elim olayı nefretle kınıyor, ölenlere mağfiret, yakınlarını kaybedenlere başsağlığı diliyorum. Toplumsal barışa ve inançlara yönelik böylesi bir eylemin tekrarlamamasını temenni ediyorum.
Bilinmelidir ki, hiçbir gerekçe, düşünce veya dürtü, bu alçak saldırının niteliğini ve vahametini değiştirmeyecektir.
Böylesine insanlık dışı bir fiili işleyenlerin, İslam diniyle de, Türklükle de bir ilişki ve irtibatları olamayacağı açıktır.
Beklentimiz, bu hadisenin barış ve huzur dininin mensubu olan Müslümanlara yönelik bir hakaret ve suçlama kampanyasına dönüşmemesi ve olayın bütün yönleri ile en kısa sürede aydınlatılmasıdır.
Bu vesile ile herkesi, milli değerlerimizi incitecek ve toplumsal hassasiyetleri zedeleyecek söz ve eylemlerden kaçınmaya, demokratik bir tahammül ve uzlaşma ortamını bozacak tahriklerden uzak durmaya çağırıyorum.
Değerli Dava Arkadaşlarım,
Malatya’da gerçekleşen ve cinayetle sonuçlanan olayın ardından yaşananlar, artık her cinayet sonrası alışıldığı gibi, milliyetçilere yönelik itham ve hakaret kampanyasına dönüşmüştür.
Türk milletine yönelik olarak ihanet ittifakı yapan şer cephesinin, eline geçen her fırsatta, Türk milliyetçiliğine yöneldiği ve milliyetçilerin hedef aldığı görülmektedir.
Nitekim olaydan hemen sonra dış mihraklar ile içteki uzantıları, derhal bir dayanışma göstererek ağız birliği yapmışlar ve Malatya’nın milliyetçi kimliğini istismar üzerine bir senaryo oluşturmuşlardır.
Akabinde ise medyada ölçüsünü kaybeden haber ve yorumlar ile Türk milletinin ve Türk milliyetçiliğinin sorgulandığı, haklarında kuşkular uyandırıldığı bir zemine doğru kaydırılmak istenmiştir.
Şiddetin her türlüsünün hiçbir fikri olumlu bir neticeye götürmeyeceği aşikârdır. Bu cinayetin de Türk milletini sıkıştırmak ve baskı altına almak isteyenlere yeni bir istismar fırsatı vereceği belli olmuştur.
Ancak her cinayetin arkasındaki süreç, Türk milleti ve Türk milliyetçiliği hakkında bastırılmış fikirlerin açığa çıktığı; önüne gelenin milli değerlerimize saldırdığı bir ihanet kampanyasına dönüşmeye başlamıştır.
Anlaşılmaktadır ki, bundan böyle her olaydan sonra oluşturulmak istenen etki ile kamuoyunun milliyetçilik algısı şiddet ve cinayetle özdeşleştirilmeye çalışılacaktır.
Oluşturulan maksatlı bir fikir karmaşası ile ölen şahısların mağduriyetinin öne çıkartılması, buna mukabil milli hassasiyetlere sahip çıkmanın ve savunmanın ise insanlık dışı bir tavır olarak mahkûm edilmesi amaçlanmaktadır.
Son hadise vahşi bir cinayettir. Hiçbir vicdan sahibinin kabul etmesi ve hoş görmesi mümkün değildir. Ancak bilinmelidir ki, olayın cinayetle sonuçlanmış olmasının üzüntüsü, geri planda yer alan misyonerlik faaliyetlerini masum hale getirmeyecektir.
Olay, yıllardır AKP zihniyeti ve yandaşlarının müsamahası ile giderek yaygınlaşan misyonerlik faaliyetlerinin hangi boyutlara ulaşmış olduğunu ortaya çıkarmıştır.
Ancak, misyonerlik bağlantısı bu alçak cinayetleri mazur gösteremeyeceği gibi, bundan hareketle ilkokullara kadar inen misyonerliğe karşı oluşan hassasiyetler bu cinayetlerin sebebi olarak gösterilmemelidir.
Her şeyden önce, bilinmelidir ki; misyonerlik yalnızca bir dinin bazı insanlara tanıtılması ve kazanılması gibi algılanacak, masum bir dini rekabet ve telkin hareketi değildir.
Türkiye’nin üniter yapısına, milli birlik ve beraberliğine, tarih ve ülkü birliğine yönelik çok ciddi, vahim bir bölücü tehdit ve risk faktörüdür. Geri planında Türkiye’yi bölme ve parçalamaya yönelik, kökeni yüzyıllara dayalı senaryolar bulunmaktadır.
Misyoner faaliyetler, bireysel özgürlükler açısından, insanların dini tercihlerine saygı boyutunun çok üstünde, bir milleti parçalama projesinin inançlarımız üzerindeki eylem alanıdır.
İnsanların bir din değişikliğinden de öte, Anadolu’nun Hrıstiyanlaştırılmasına yönelik planlı ve sistematik işgal çalışmasıdır.
Bu son hadise ile Türk milletine ve İslam dinine husumet besleyen odakların ellerine, mukaddesatımıza hakareti meşrulaştırmak için malzeme ve fırsat geçmiştir.
Bilinmelidir ki, Milliyetçi Hareket Partisi ilkeli ve milli duruşu ile ne inançları istismar üzerine bir siyaset yapacaktır, ne de inançlarımızın istismarı ve tahribatına izin verecektir.
Partimiz, yüzlerce yıldır gelen köklü devlet ve millet geleneğimizin bir savunucusu olarak, her zaman inançlara saygılı, dinlere hoşgörü ile bakan ilkeli tavrı benimsemiştir.
Türk milleti, din ve inançlara saygıyı esas alan bir tarih ve medeniyet kültürünün mimarı ve temsilcisidir. Yüce İslam dini de, diğer din ve peygamberlere saygı gösterilmesini emreden rahmet, ihsan ve barış dinidir.
Bu bakımdan Malatya’daki vahşet, aynı zamanda hem İslam dinine, hem de Türkiye’nin mirasçısı olduğu hoşgörü kültürüne bir saldırı olarak da görülmelidir.
Ancak, hiç kimsenin karanlık senaryo ve dayatmalarla, gizli ve sistemli tuzaklarla, özellikle yoksulluğun pençesine düşmüş vatandaşlarımıza din dayatmasına izin verilmeyecektir.
Bu olayı fırsat bilerek, iç ve dış basında Türk milliyetçilerini ve Müslümanları, zan altında bırakacak asılsız ithamları ve aziz Malatya halkına yönelik hezeyanları kınıyor ve şiddetle reddediyorum.
Olayın duygusallığı ve şer odaklarının yaygarası karşısında irtifa kaybederek paniğe kapılanları düştükleri açmazdan derhal uzaklaşmaya ve milletimizin değerlerine yaklaşmaya çağırıyorum.
Bugün Türkiye’nin ana sorunu, yönetim aczi ve zafiyetiyle malül bir hükümet tarafından yönetiliyor olmasıdır. Türkiye her alanda bunun sancılarını yaşamaktadır.
Bütün ümidimiz ve temennimiz, vatan ve millet sevdalılarının bu ortak paydada bir araya gelerek Türkiye’yi mutlu yarınlara taşıyacak basireti ve dirayeti göstermeye muktedir olmasıdır.
Değerli Dava Arkadaşlarım,
Bilindiği gibi, 3 Kasım 2002 seçimlerinin sonucunda oluşan Meclis aritmetiği, kendilerine taşeron arayan küresel güçlerin, etkilediği ve yönlendirdiği bir dayatma kampanyasının eseri olarak ortaya çıkmıştır.
Hatırlanacağı üzere, Türk milletinin menfaatleri ve onuru ile bölgemizdeki barış dengelerini gözeten partimizin, seçim sürecinde siyasetten silinmesi için her türlü oyun oynanmıştır.
MHP’siz hükümet ve siyaset arayışlarının hız kazandığı o dönemlerde yapılan seçimde, Allah’tan korkan ve kuldan utanan bir iktidar sözü vererek işbaşına gelen AKP, dört buçuk yıldır Türkiye’yi tek başına yönetmektedir.
Elde etmiş olduğu parlamenter sayısı itibariyle önünde hiçbir engel bulunmayan ve bahanesi olmayan AKP zihniyeti, aradan geçen yılları maalesef değerlendirememiş; oyalama, teslimiyet, istismar, aldatma ve kutuplaşma ile milletimiz için çok değerli bu zamanı heba etmiştir.
İnançlarımızı diline dolayarak mütedeyyin kitlelere seslenen bu zihniyet, iktidara gelince, Allah korkusunu defterden silmiş; kul ve yetim hakkına el uzatan yerli ve yabancı soygun ve menfaat çetelerinin ümidi ve kurtarıcısı haline gelmiştir.
“Sokaklarda simit, su ve limon satarak buralara geldiğini” söyleyerek duygu sömürüsü yapan Başbakanın, ilk icraatları Türkiye’yi pazarlamak için Ofer’lerin, Oger’lerin peşinden koşmaya başlamak olmuştur.
Hükümetinin ilk günlerinde, Başbakanın milletimize pişkinlikle müjdelediği sürpriz kaynaklar da böylece ortaya çıkmıştır.
3 Kasım seçimlerinde “ya hortum-ya yurdum” diyerek dürüstlük ve ahlâk mesajları veren AKP, iktidar döneminde teşkilatları ve belediyeleriyle yağma, talan vurgun ve soygun hanedanlığı kurmuştur.
“Yolsuzlukları kestik,”, “hortumları kapadık”,“duyunca şok olacaksınız” yaygaraları ile başladıkları hükümetin ilerleyen günlerinde, yolsuzlukları uluslararası hale getiren de AKP anlayışının bizzat kendisi olmuştur.
Siyaset kulvarında yıllarca dindar vatandaşlarımızın sözcülüğüne soyunduğunu iddia eden AKP kadroları, iktidar olunca ani ve hızlı dönüşüm göstermiş, küresel sermayeye ve gayri milli zihniyete hizmet ve sadakatte bir sakınca görmemişlerdir.
Türkiye, bu zihniyet ekolünün yıllarca şiddetle karşı çıktığı, ancak şimdilerde çark ettiği gibi, uluslararası finans güçlerinin faiz ve rant ülkesi haline getirilmiş, ülkemiz sıcak ve kara paranın mahkûmu olmuştur.
AKP iktidarı için, gelen paranın kaynağı da dikkate alınmamış, ekonomik krizleri önleyebilmek adına, haram veya helal, her sermayenin ülkemize doluşmasına göz yumulmuştur.
Türkiye’yi pazarlamayı misyon kabul eden başbakan ve bakanları, özel ilişkiler ve kayıt dışı görüşmeleri gelenek haline getirmişler, milli kaynak ve tesisleri, birer birer yok pahasına yabancılara teslim etmeye başlamışlardır.
AKP’nin ilkesiz siyaseti ve aldatmaya yönelik vaadleri bunlarla da sınırlı kalmamış, inançlarımıza yönelik ikiyüzlülük de bu zihniyetin siyasi sabıkaları arasında yerini almıştır.
Seçimden önce “eğitimin önündeki engelleri kaldıracağını” söyleyerek “sabır” mesajları veren; 3 Kasım seçimlerini “namus günü” ilan eden AKP zihniyeti, bugün suni gerilimlere bel bağlayarak, vaatlerini unutturma yolunu seçmiştir.
Çözemediği her sorun karşısında, bahane ve sorumlu arayan hükümet, tırmandırdığı ve tahrik ettiği bu beklentileri, “kurumsal mutabakat”ın olmayışına bağlayarak ilkesizliğini bir kez daha göstermiştir.
Milletimizi soykırımla itham edenleri “fikir özgürlüğü” adına hoş görenler bunlardır.
Peygamberimize yapılan hakaret karşısında Avrupalı dostlarını terbiyeye davet edemeyenler bunlardır.
Ahlâk ve namus istismarı yaparken Avrupalı olmak adına zinayı suç saymaktan çıkaranlar yine bunlardır.
İslâmı dilinden düşürmeyen, sonra gidip kilise destekli üniversitelerinden onur ödüllerini göğüslerini gere gere alanlar da bunlardır.
Bir yandan inananlardan oy dilenen, sonra gidip Papa heykelinin önünde imza atanlar da bunlardır.
İmam Hatipli gençleri siyasette kullanan, ancak Heybeliada Ruhban Okulunu açmaya çalışanlar bunlardır.
Bir yanda Hamas’la görüşen, diğer yanda Ortadoğu’da ve Irak’ta insanlık dramına ve zulme eşbaşkanlık yapanlar yine bunlardır.
Özellikle, gurbette istismar ettiği inançlı vatandaşlarımızı kara para tuzağına çekerek, namuslu kazançlarını ve alın terlerini utanmadan gasp edenler de bunlardır.
ve sonra yüzleşmeye gelince “bana mı sordunuz” diyerek mağdurları kaderlerine terk edenler de yine bunlar ve bu kadrolardır.
Bugün bu aldatmalara ve bu sahtekârlıklara maruz kalmış yüzbinlerce vatandaşımızın âhı ve bedduaları bunların üzerindedir.
Bilinmelidir ki, Milliyetçi Hareketin iktidarında kötülük, yapanın yanında kâr kalmayacak, sorumlular hesap vermekten kurtulamayacaktır.
Değerli Dava Arkadaşlarım,
Bu ilkesiz ve ikiyüzlü siyasetin başındaki Başbakan, şimdi kalkmış fakirlik sömürüsü ile dünya malında gözü olmadığını söylemekte, millete hizmetten başka bir amacı olmadığını pişkinlikle dile getirmektedir.
Bu açıdan bakarsak, bir zavallı fâni olarak gündeme getirdiği, “iki metreküplük yer” istismarı, “musalla taşı” nakaratı, “nasıl bilirdiniz” diyalogu, üstadı olduğu takiyenin yeni bir örneği olarak görülmelidir.
“Fakir” istismarlarına, “biçare derviş” çağrışımlarına karşılık bilinmelidir ki; bu millet;
Hediye edildikten sonra iadeye mecbur kalınan binlerce dolarlık mücevherleri,
Yedi yıldızlı otellerde, onbinlerce dolara yapılan aile tatillerini,
Dün, eş-dost yardımı ile tahsil görülürken, bugün milyon dolarlara satın alınan gemileri,
Binlerce kişilik salonlarda, medyaya kapalı yapılan sünnet ve düğünlerin, çantalarla taşınan altınlarını, asla unutmayacaktır.
Bunca insanımızı bir lokmaya muhtaç ettiği ülkemizde, kendisine bu ahlâkı nasıl yakıştırdığını elbette soracaktır?
Bunun hangi vicdanlara sığdığını, hangi anlayışın bunu meşru ve mubah kıldığını mutlaka sorgulayacaktır.
Ve… Zamanı geldiğinde, sömürülen duygularının hesabını kapatmak üzere, sandık önüne bu konuyu tekrar hatırlayacaktır.
Değerli Dava Arkadaşlarım,
Bugün Türkiye’de, maneviyat üzerinden ucuz siyaset yapan, Türkiye’nin milli çıkarlarını, onurunu ve haysiyetini pazarlayan ve şahsi ihtirasları için Türk milletinin geleceğini ateşe atan, sakat ve çarpık bir zihniyetin işbaşında olduğu bir gerçektir.
AKP iktidarının, bu ideolojik ve ahlâkî tavır karmaşası, diğer alanlarda da kendini hissettirmektedir. Başbakan, yurt içinde bulamadığı meşruiyeti yabancıların desteğinde bulmaya çalışmaktadır.
İktidardaki icraatları, AKP'nin siyasi meşruiyet kazanma arayışında yöneldiği adresin Türkiye'nin dışında olduğunu göstermiştir.
AKP, iktidar yetkisini Türk milletinden almasına rağmen, meşruiyetinin dayanağını milli iradede bulamamanın sıkıntısını ve sancısını derinden yaşamaktadır.
Bu yüzden, iktidar mensuplarının, batı dünyasına karşı aşağılık kompleksine yakalandıklarına şahit olunmaktadır. Görülüyor ki, dünün “adil düzencileri”, 2002 yılında ayrılarak bugünün “batıl düzencileri” olmuşlardır.
Başbakan artık, ahlâk, hakkaniyet, adaletten çok uzak bir küreselleşmeyi savunabilmekte, küresel sermaye ve zihniyetinin bir gönüllü tanıtım ajansı gibi çalışmaktadır.
Başbakan’a göre, batılı değerler ve küresel odakların memnuniyeti ve rızası, hükümetin başarısında yeterli göstergedir. AKP için artık sanal mutluluklarının ve pembe tablolarını çıpası ve onay mercii yabancı güçler ve yurt dışındaki mihraklar olmuştur.
Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanı, ülkemizdeki küresel sermayenin akışını, rejimin emniyetine örnek gösterecek kadar, vahim bir yabancı hayranlığı içerisindedir.
Türkiye’de sınırsız arazi ve toprak satışını, dünya ile bütünleşme, dışa açılma ve liberalizm olarak algılayan bu zihniyeti fırsat bilen yabancılar ise kaynaklarımızı kapmak için sıraya girmişlerdir.
Başbakan, bu hazin durumu gelişen Türkiye’nin işareti olarak sunma çabasındadır. Başbakan’a göre huzur ve istikrar olmasa turist gelmeyecek, ekonomi iyiye gitmese yabancı sermaye talan için üşüşmeyecektir.
Değerler sisteminde, yabancıları tek referans olarak kullanan bu çarpık, ikiyüzlü ve teslim olmuş siyaset nihayetinde;
AKP’nin devlet anlayışını,
Dünyaya ve insanlığa bakış tarzını,
Milli haysiyet ve menfaat duruşunu,
Türk milletine olan güvensizliğini,
İnançlarımıza olan saygısını, gösteren en önemli işaretleridir.
AKP zihniyeti artık, varlığını ve meşruiyetini yabancılara hizmette, göstereceği sadakatte ve alacağı takdirde aramaktadır.
AKP, yabancı güçlerin ve düşüncelerin tam egemenliği altına girmiştir. Bundan sonraki aşamalarda, milliyetçilik başta olmak üzere Türkiye’nin direnme noktalarını da kırıp ülkemizi teslim etmeye hazırlanmaktadır.
Türkiye’de bulamadığı ilgi ve alkışı yurt dışında aramak için çıktığı gezi sayısına bakarak, başarı iddiasında bulunduğu uluslararası ilişkilerimizin, her alanda tam bir hezimetle sonuçlanmış olduğu bir gerçektir.
Tavizin “bir adım önde olma”,
Teslimiyetin “aktif dış politika”,
İlkesizliğin “zafer ve ilerleme”,
Peşkeş çekmenin “ülkeyi pazarlama”,
Küresel taşaronluğun “eşbaşkanlık”,
Boyun eğmenin “diyalog”,
İşbirlikçiliğin “dönüşme ve değişme”,
Diplomatik şantajın ”müzakere”,
Gayri milli zihniyetin “stratejik vizyon” olarak tanımlandığı bu kara dönemde AKP, sığındığı yalan ve umut tacirliği ile ömrünü tamamlamak üzeredir.
Ülke ülke gezerek, Birleşmiş Milletler memuru gibi her konuya bulaşan ve bunu küresel barış adına yaptığını belirten Başbakan, ülkemizi ilgilendiren sorunları bırakıp, BOP eşbaşkanı sıfatı ile medeniyetler ittifakı için uğraşmaktadır.
Bugün, iç ve dış güvenliğini hedef alan açık ve çok yakın tehlikelerle karşı karşıya kalan Türkiye’yi bu noktaya, Başbakan’
ın sergilediği acz, teslimiyet, gaflet ve ikiyüzlülük getirmiştir.Gücünü ve desteğini küresel sömürüden ve yabancıların alkışlarından alan Başbakan, tehlikeli bir kumar oynamış ve kaybetmiştir.
İnanmadığını söylemek, vaatlerinin arkasında durmamak ve söylediğini inkâr üzerine inşa edilen teslimiyetçi tarz-ı siyaset, AKP’nin gerçek hüviyeti haline dönüşmüştür.
AKP zihniyetinin gerçek durumu budur. Türk milleti, seçim öncesi verilen sözlerle iktidardaki icraatlara; yola çıkılırken savunulan ilkelerle bugünkü bozgun arasındaki derin uçuruma, acı bir şekilde şahit olmuştur.
AKP’nin gerçek yüzü ve kimliği artık açığa çıkmıştır. Kapkaç siyaseti anlayışının temsilcisi olan bu kadroların göz boyama, yanıltma, aldatma, yalan ve inkârdan ibaret olan siyasi sermayesi artık tükenmiştir.
İçi boş sloganlarla, sanal umut ve vaatlerle, hayali başarı hikâyeleriyle Türk Milletini yeniden kandırma imkânı artık kalmamıştır.
Milliyetçiler için, küreselleşmeyi kutsayan, batı başkentlerini saygın bulan, yabancı sermayedardan övünç duyan, buna karşılık milli değerlerden kaçan bu zihniyetin kabul edilmesi asla mümkün değildir.
İnancımız odur ki, yüksek irfan ve erdem sahibi olan aziz milletimiz, yaklaşan genel seçimde;
Meselelere başka başkentlerden değil, Ankara’dan bakan milliyetçileri seçecek,
İkiyüzlülüğü, istismarı, aşağılanmayı reddederek, yükselişi, ilkeli tutumu, milli onur ve ahlakı mutlaka tercih edecektir.
Bu vatanı karşılıksız seven Türkiye Sevdalılarının önünü mutlaka açacaktır. Bütün inancımız ve gayretimiz bu yöndedir.
Değerli Dava Arkadaşlarım,
Zenginleşme ve gelişme iddialarının, sanal mutluluk oyunlarının, AKP’nin siyasi hesaplarını saklamak için kullandığı vitrin süsleri olduğu giderek daha iyi anlaşılmaktadır.
Türk toplumunun milli duygu ve tepkilerinin köreltilmesini amaçlayan AKP zihniyeti, tepkisizlik ortamında Türkiye’de tehlikeli bir siyaset modelinin adım adım yerleştirilmesine çalışmaktadır.
Bütün bu gerçekler ve tehlikeler karşısında, iktidarın şemsiyesi altına sığınarak teslim olan sermaye çevrelerinin ve ipotekli basının sergiledikleri tutum ibret vericidir.
Ancak, hiçbir Türk milliyetçisinin, Türkiye gerçeği ortadayken, tahribat bu kadar açıkken, ülkesini ve milletini medyanın sunduğu gibi algılama lüksü ve bu konuda bir mazereti olamaz. Olmamalıdır.
Türkiye’nin son dört buçuk yılı, bedeli toplumumuzun her kesimi için çok ağır olan AKP iktidarının tahribatı altında geçmiştir.
AKP iktidarında;
Yolsuzluğa, işsizliğe ve açlığa mahkûm edilen Türk milletinin gelecek ümidi kararmıştır.
Devlete ve adalete olan güven duygusu zayıflamış, siyaset kurumu itibar kaybetmiştir.
Toplumsal huzursuzluk ve çatışma alanları genişlemiş, her sahada çok tehlikeli bir kutuplaşma ve cepheleşme sürecine girilmiştir.
Ahlakı koruyan değerler sistemi çöküntüye uğramış, kanunsuzluk, yolsuzluk ve şiddet artarak, Türkiye suç ve suçlular ülkesi haline gelmiştir.
Türk ekonomisi, sürekli sıcak para girişine mecbur hale getirilerek, borç, taviz, teslimiyet ve talan döngüsüne mahkûm edilmiştir.
Türkiye’nin milli kaynakları; ya yok pahasına satılmış, ya AKP’nin yandaşlarına peşkeş çekilerek israf edilmiştir.
İşçi, memur ve emekliler yaşam ve ahlak mücadelesi vermeye başlamışlardır.
Esnaf ve sanatkâr perişan, tarım sektörü çökmüş, çiftçi varını- yoğunu kaybetmiştir.
"Türkiye'yi pazarlıyorum" anlayışı ile milli sanayimiz ve sermayemiz tükenme noktasına getirilmiştir.
Korunma ve adil rekabet isteyen işverenler "beceriksiz" olmakla suçlanmış, yabancıların önüne yem olarak atılmışlardır.
Türkiye’de etnik ayrışma ve bölünme dinamikleri harekete geçmiş, iktidar zihniyetinden ümit ve destek bulmuştur.
Türkiye’nin milli kimliği, bizzat Başbakan tarafından tartışmaya açılmıştır.
Ülkemizin bölünmesinin, demokratikleşme adına serbestçe savunulduğu şer ortaklıkları oluşturulmuştur.
Türkiye, milli birliği, toprak bütünlüğü ve devlet yapısı, içerde ve dışarıda sorgulanan, sorunlu bir ülke konumuna getirilmiştir.
Türkiye’nin güvenliği açık tehdit ve tehlikelerle karşı karşıya bırakılmış, zaafa uğrayan terörle mücadele karşısında bölücülük cesaret ve moral ve mevzi kazanmıştır.
Türkiye, dış politikada her cephede zemin ve itibar kaybetmiş, hayati milli çıkarları ucuz pazarlıkların konusu haline getirilmiştir.
AKP iktidarının beşinci yılını yaşayan iktidarının en iyimser özeti ve hali maalesef bundan ibarettir. Karşımızdaki gerçek Türkiye tablosu böyledir. Bu tablonun mağduru büyük Türk milletidir.
Unutmayınız ki, bugün merkezinde ülkemizin yer aldığı, stratejik çıkar hesaplarının yapıldığı, dünyanın yeniden şekillendirildiği bir dönem yaşanmaktadır.
Ancak, Bu ağır şartlar altında, Türk milliyetçiliğinin tek başına iktidarındaki bir Türkiye, istikametini belirleyecek; dünyanın dengelerini barış ve hakkaniyet yönünde değiştirme gücünü ve cesaretini kendisinde bulabilecektir.
Bu mücadeleyi de, Allah’
ın izniyle, yabancı sevdalıları değil, Türkiye sevdalıları kazanacaktır.Değerli Dava Arkadaşlarım,
Cumhuriyetimize şekil ve ruh kazandıran Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşunun 87. yıl dönümünü heyecanla kutluyoruz.
Ancak, son günlerde Cumhurbaşkanlığı seçiminden kaynaklanan, tartışmalar dikkat çekici bir hal almış olduğu görülmektedir. Bu açıdan meclis, milli irade, milli hâkimiyet gibi kavramlar üzerine olan görüşlerimi bu vesile ile aktarmak istiyorum.
Demokrasiyi yalnızca oy verme işlemi, millet iradesini sandalye sayısı zanneden bir zihniyet, Cumhurbaşkanlığı makamını seçilmiş kral gibi görme eğilimini, kamuoyunun önünde bir süredir yansıtmaktadır.
“Ben meclisim, istediğimi yaparım” anlayışının, geçtiğimiz yıllarda “istersem Anayasa Mahkemesini de kapatırım” tehdidi, özürlü demokrasi algısının açık bir işareti olmuştur.
Bize göre milli hâkimiyet, büyük Türk Milletinin; kültürünün, inançlarının, mutluluğunun, değerlerinin ve ülkülerinin şekillendiği bir sosyo-kültürel izdüşümün iradesini temsil eden, kucaklayıcı ve kapsayıcı bir kavram olmalıdır.
Aksi halde, yalnızca seçildiği için ve halka rağmen siyaset izleyenlerin, milli temsil sorumluluğunu taşıyamayanların, ülkemizi telafisi zor maceralara yöneltebilecekleri gerçeği, parlamento tarihimizde sabittir.
Bu açıdan seçilenlere düşen görev, şahıslara, zümrelere, sınıflara hizmet ve dayanmayı değil; tümünü dikkate alacak şekilde, milletin mutluluğu ve devletin bekasını koruyacak bir siyaseti izlemek olmalıdır. Milletinin yarısıyla barışık, diğer yarısıyla kavgalı bir yönetimin başarılı olması mümkün görülmemektedir.
Parlamenter yapı ve seçim kavramları çağımızın öylesine sihirli ve etkileyici kavramları olmuştur ki, halktan kopmuş demokratik olmayan ülkelerde bile parlamentoların varlığı ve sözde seçilmiş kişilerin halk adına halkı yönettiği bilinmektedir. Bu nedenle meclisin kurumsal yapısı tek başına yeterli bir anlam ifade etmeyecektir.
Bu açıdan, Türkiye Büyük Millet Meclisine anlam kazandıran, milletin ve değerlerinin tam olarak temsili; halkın tüm beklentilerine ve hassasiyetine kulak veren milli bir demokrasi anlayışıdır.
Bu itibarla TBMM üyelerine düşen milli görev, Türk milletinin ve devletinin varlığını yükseltmek, milletin duygu ve düşüncelerinin yankı bulacağı milli hassasiyetin, parlamentoda şekillenmesini sağlamak olmalıdır.
Bu açıdan, şimdi şahit olunduğu gibi, tek başına iktidara ulaşılmış olunsa bile,
Siyaseti şahsi çıkar ve ikbal aracı olarak görmek,
İlkesiz kadrolarla sözde iktidar olmak,
Etikten ve fikirden yoksun bir yönetim anlayışını dayatmak,
Gerilim politikasıyla devlet ve toplum hayatımızı çatıştırmak,
Toplum ile yönetenlerin arasını açmak,
Devlet kurumlarıyla kısır çekişme içine girmek,
Muhalefeti yok saymak, milli egemenlik ve milli irade demek değildir.
Bir partinin aldığı oy, sadece seçmenlerinin sayısal desteğidir. İradenin tam ve milli olması için, milleti ve tüm tercihlerini kapsaması ve dikkate alınması gerekmektedir.
Bu nedenle, hükümetler için üzerinde önemle durulması gereken husus, toplumsal mutabakatın aranması, hassasiyetlere saygı gösterilerek, halkın sesine kulak verilmesidir.
Cumhurbaşkanlığı tartışmalarının başladığı ilk günden beri ısrarla ve önemle vurguladığımız temel yaklaşımımız da bu yönde olmuştur.
Bugün geldiğimiz noktada AKP’nin, “milletin iradesi tecelli edecek” diyerek başladığı süreçte Cumhurbaşkanlığı seçimini tek kişinin tercihine bırakan bir yol izleyeceği ortaya çıkmıştır.
Bu aşamada, milletin milletvekillerine, milletvekillerinin de tek seçici ve karar verici olarak Başbakan’a vekalet bıraktığı bir paradoks ile karşı karşıya gelinmiştir. Başbakan ya kendisini seçecektir, ya da kendi istediği birini.
Ortada hiçbir adayın olmadığı ve hiç kimsenin aday olmaya cesaret edemediği bu kilitlenmiş ortamda anlaşılmaktadır ki, 11. Cumhurbaşkanını millet iradesi seçmeyecek, partisince yetki verilmiş olan Başbakan atama yapacaktır.
“Aday oluyor, olmuyor” kehanetleri altında, korku ve ihtirasları arasında derin tereddütler yaşadığı anlaşılan Başbakan’
ın, istekli göründüğü bu makamdan vazgeçmesi halinde, beklentisi, noter gibi çalışmaya hazır bir adayın Çankaya’ya çıkarılmasıdır.Milletin bir kısmının desteği, diğer kısmının ihmal veya engeli ile hükümeti veya Cumhurbaşkanlığını sağlıklı bir şekilde yürütmenin mümkün olamayacağı ortadadır.
Bu nedenle hükümetin, yalnızca meclisteki çoğunluğunu değil, tamamını ve milletin farklı kesimleri ile uzlaşmayı da dikkate alması, hem demokrasinin geleceği hem de demokrasi ahlakı açısından da bir zorunluluktur.
Aziz Dava Arkadaşlarım,
Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının Büyük Millet Meclisini kurarken hedefleri, düşmandan arındırılmış bağımsız bir ülke, hür ve eğitilmiş bir millet ve öz kaynaklara dayanan bir milli ekonomi idi. Bu öncelikli hassasiyetler ne yazıktır ki 87 yıl sonra yine karşımızdadır.
Bu açıdan, her geçen gün yeni tehditlerin yöneldiği ülkemizde, milli bir duruşun ve dünyayı Türkçe okuyuşun rehberi ilk mecliste ve onu oluşturan yüksek milliyetçilik duygularında aranmalıdır.
Ağır tarihi sorunların cereyan ettiği o dönemlerde, nasıl ki çözümün ilk kaynağı Meclis olmuşsa, bugün için de her türlü bunalım ve darboğazdan çıkışın, uyanışın ve yükselişin yegâne kaynağı orası olmalıdır. Ve mutlaka da olacaktır.
Demokrasi dışı arayışlar ve çağrılar milletimizden cevap ve cevaz bulamayacaktır. Milliyetçiler sandıktan çıkacak muhteşem bir sonuçla, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde aziz milletimizle kucaklaşacaklardır.
Bu vesile ile 87 yıl önce Büyük Millet Meçlisini emanet eden Atatürk’ü, dâvâ arkadaşlarını, aziz şehitlerimizi ve gazilerimizi minnet ve rahmetle anıyor, bayramın aziz milletimize ve çocuklarımıza kutlu olmasını diliyorum.
Değerli Dava Arkadaşlarım,
Ağır buhran ve bunalımlarla boğuşan milletimizin yegâne güvencesi Türk milletçileri ve onların kalesi olan Milliyetçi Harekettir.
Milliyetçiliğin yegâne siyasi temsilcisi olan Milliyetçi Hareket Partisi’nin tek başına iktidarı artık görünmüştür.
Türkiye’nin içine hapsedildiği cendereyi kıracak yegâne siyasi güç, Türkiye’nin milli çıkarlarının bekçisi ve milli birliğinin, dirliğinin ve kardeşliğinin sigortası olan Milliyetçi Hareket Partisidir.
Talip olduğumuz misyon, Türkiye ve Türk milleti merkezli yeni bir aydınlatma hareketi başlatmak ve milli şuuru ayağa kaldırarak Türkiye’nin geleceğine sahip çıkmaktır.
Milli vicdanın sesi olarak bugüne kadar aziz milletimizi aydınlatmak için amansız bir mücadele veren Milliyetçi Hareket, bu yöndeki çabalarını son güne, son saate kadar sürdürecektir.
Milliyetçi Hareket, meşru ve demokratik yollardan ve sadece büyük Türk Milletine güvenerek bu hedefe mutlaka ulaşacaktır. Hiç kimseye diyet borcu olmadan iktidara gelecektir.
Bu açıdan genel seçimler, partimizin ulaşacağı tek başına iktidar ile Türkiye’nin kurtuluşuna vesile olurken, teslimiyetçi zihniyetten hesap sorma gününün başlangıcı anlamına gelecektir. Milliyetçi Hareket, bu şerefli göreve taliptir; kadroları ve projeleriyle buna hazırdır.
Bu toplantıda kucaklaşan ülküdaşlarımdan ve Türkiye’nin her bölgesinden, bu kutlu işaretleri alıyorum ve bu inanca şahit oluyorum.
Bunun için, başı dik, alnı açık, gönlü yüce, yüreği vatanı ve milleti için çarpan; inancının, ülküsünün tavizsiz takipçileri olan ülküdaşlarımı daha fazla çalışma, daha fazla gayret ve fedakârlık beklemektedir.
Türk siyasi tarihinin en kritik seçimine gidilirken Milliyetçi Hareket mensuplarını bekleyen en önemli görev, Türk milletinin doğruları görmesini önlemek için çekilen kara perdeleri yırtarak, gerçeklerin penceresini açmaktır.
Siz değerli arkadaşlarımdan istediğim; yılmadan, usanmadan gezerek doğruları anlatmaya devam etmenizdir.
Milliyetçi Hareket, Cenab-ı Allah’
ın yardımı ve Türkiye’nin milliyetçi özünü ve ruhunu temsil eden gerçek vatanseverlerin oylarıyla tek başına iktidara ulaşacaktır. Gelişmeler de o yöndedir.Hiç kimse unutmasın ki; perde henüz kapanmamış, tarih hükmünü henüz vermemiş ve Türk Milliyetçileri henüz son sözlerini söylememiştir.
İnadına ve ısrarla konuşacaksınız, büyüyeceksiniz ve milletimizin kurtuluş ve yükseliş ruhu olacaksınız.
Yapılan yanlışların, kusurların, ihanetlerin ve ikiyüzlülüklerin hesabını tek tek soracaksınız.
Bu vesile ile toplantıyı tertip eden Konya il teşkilatına ve emeği geçenlere teşekkür ediyorum.
Türk milletinin milli varlığına ve milli kimliğine sahip çıkacak dava arkadaşlarıma çalışmalarında üstün başarılar diliyorum.
Hepinize en içten selam ve saygılarımı sunuyorum.
Yolunuz açık, Cenab-ı Allah yardımcımız olsun.
Son olarak iktidar inancımızı bir kez daha tekrarlayalım.
60. Hükümet Milliyetçi Hareket.
Ne mutlu Türküm diyene.
Dr. Devlet Bahçeli
Milliyetçi Hareket Partisi
Genel Başkanı
Genel Başkanımız Sayın Dr. Devlet Bahçeli'nin
6. Bölge İstişare Toplantısında Yapmış Olduğu Konuşma
15 Nisan 2007-Kayseri
Değerli dava arkadaşlarım,
Basınımızın değerli temsilcileri,
2006 yılının Kasım ayı içinde gerçekleştirmiş olduğumuz 8.Olağan Büyük Kongremizde başlattığımız seçim seferberliği, tek başına iktidar hedefimiz doğrultusunda büyük bir şevk ve heyecanla devam etmektedir.
Şubat ayı itibariyle İzmir’de birincisini yaparak başladığımız istişare toplantılarımızın altıncısını Kayseri ilimizin ev sahipliğinde gerçekleştirmekten duyduğum memnuniyeti belirtmek istiyorum.
Genel Seçim gününe doğru sağlam ve emin adımlarla ilerlediğimiz bu süreçte, milliyetçilik heyecanı ile toplantımıza Kırşehir, Nevşehir, Yozgat, Sivas, Tokat, Amasya illerinden katılan bütün dava arkadaşlarıma saygı ve sevgilerimi sunuyorum.
Lider ülke Türkiye ülküsü ile yola çıkan Türk milliyetçilerinin gösterecekleri, yüksek fedakârlık ve çalışma ile aziz milletimizin kötü giden talihini değiştireceklerine ve yeni bir başlangıca damgalarını vuracaklarına yürekten inanıyorum.
Toplantımızda bulunan değerli basın mensuplarına görevlerinde başarılar diliyorum.
Hepinizi en içten duygularımla selamlıyorum. Hoş geldiniz.
Değerli Dava Arkadaşlarım,
Ülkemiz bugün, iktidardaki AKP zihniyetinin adım adım sürüklediği ortamda, yüksek risk ve tehlikelerle karşı karşıyadır.
Türkiye”nin siyasi, ekonomik, sosyal bir buhrandan geçtiği bu dönemde, kurgulanan senaryolar ve sürdürülen tahrikler ile saldırıların tırmanışa geçtiği gözlenmektedir.
AKP iktidarının dört buçuk yılı, inançsız ve aciz kadroların yalan, yakınma, göz boyama ve yanıltmadan başka siyasi sermayesinin ve projesinin bulunmadığını ortaya koymuştur.
Çizilmeye çalışılan sahte Türkiye tablosunun merkezinde, sanal bir siyasi istikrar ve ekonomik güven aldatması, hükümet ve çıkarcı yandaşları tarafından tekrarlanıp durmaktadır.
Bu sözde umut tablosunun korosunu, borç ve taviz kıskacına düşmüş bazı medya patronları, küresel firmaların acenteliğine razı olan bazı işadamları, geleceğini AKP’ye bağlamış küresel simsarlar oluşturmaktadır.
İş başına geldiği 2002 yılından bu yana taviz, teslimiyet, talan ve tutarsızlıklarla dolu AKP iktidarı ile geçen yıllar milletimiz için kayıp ve kara yıllar olarak hatırlanacaktır.
“Hepimiz aynı rüyayı görelim” diyen Başbakan’ın, kontrolden çıkmış Türkiye’si, kendi ifadesindeki gibi derin bir uyku halinde kâbuslar ile yüz yüzedir.
Türkiye yalnızca son haftalar içinde,
- Kiliselerin onarılarak, Ermenilere jest ve sürprizlerin yapıldığı,
- Bölücü partilerin, hıyanet ittifakı için çağrılarda bulunduğu,
- Kıbrıslı sözde Türklerce, Mehmetçiğin istilacı olarak itham edildiği,
- ABD makamlarının yeni çuval tehditlerinde bulunduğu,
- Gizli devlet belgelerinin, yurtdışından dergilere servis yapıldığı,
- Ve, bir hafta içinde birbirinden değerli ve kahraman on vatan evlâdımızın şahadetle kucaklaştığı, bir kaos ve kargaşa ortamı ile karşı karşıyadır.
Karşımızdaki gerçek AKP Türkiye’sinin tablosu maalesef budur. Ve bu esef verici tablo Başbakanın eseridir. Bu vahim durum ilk seçimde sona erecek ve bu ilkesiz, gafil ve teslimiyetçi iktidar tarihe gömülecektir.
Bu tablonun sahipleri de bağımsız Türk adaletine hesaplarını tek tek vereceklerdir.
Buradan ilan ediyorum: Hesap sorma gününün de başlangıcı Milliyetçi Hareketin tek başına iktidarının müjdelendiği gün olacaktır.
Değerli Dava Arkadaşlarım,
Hepimizin bildiği gibi, yaklaşık iki yıldır siyaset gündemini meşgul eden Cumhurbaşkanlığı seçimi için artık sona gelinmiş bulunulmaktadır.
Bu süre içinde, adaylığı üzerindeki tartışmalardan Başbakan ve AKP zihniyeti;
- Milletimizin kardeşlik bağını zedeleyen gerginlikleri artırarak,
- Devletin kurumları ile yapay ve sistematik olarak çatışarak,
- Yandaş ve karşıt iki cephe oluşturarak,
- Sanal bir mağduriyet ortamında mazlum rolü oynayarak,
- Başörtüsünü kullanıp, inanç istismarından medet umarak, sözde stratejilerini oluşturmuş ve bu en yüksek makamı, basit hesap ve ihtirasları için yıpratmaktan kaçınmamıştır.
Aslında, bu siyaset ekolünün yakın tarihi incelendiğinde, sürdürülen yöntem ve stratejinin, bu zihniyetin yabancısı olmadığı zaten anlaşılacaktır.
Geride kalan yıllar içinde, bu siyaset temsilcilerinin, devletin temel kurumları ve değerleri ile çatışarak sürekli mağduriyet ortamından beslenmiş oldukları ve milletimizin merhamet ve duygularını ve inançlarını istismar ettikleri bilinmektedir.
Bu oyunları iyi okuyamayan, kronik çatışma aktörleri de Cumhuriyet değerlerini sözde savunma adına yarattıkları gerilim ve demokrasi dışı baskı yöntemleri ile geçmişte bu zihniyete zemin hazırlamışlardır.
Bugünkü belirtiler, vuruşarak çekilme, mahpushane sömürüsü, beraber yürüme edebiyatı, “işte cumhur, işte başkanı” sloganlarına dönüştürülerek yeni bir siyasi kumpanyanın başlamış olduğunu göstermektedir.
Çankaya seçimlerinin ardından bu organizatörlerin biz ve onlar cepheleşmesini kullanacağı ve genel seçimlere kutuplaşmış ve gerginliklerle yüklü bir Türkiye profili ile girileceği artık ortaya çıkmıştır.
Bu kutuplardan birine, parlamentoda bulunmayı yeterli gören, sınırlı seçmen desteğine sahip kronik muhalefet anlayışı taliptir. Bu nedenle kendi çizgisindeki hassas sorunları siyasette tutunmak kaygısıyla tırmandırma yolunu seçmiştir.
Diğer kutbun talibi ise sözde tahrik, tertip ve baskıları kendine karşı mağduriyet komplosuna çevirmeye çalışan AKP’dir.
AKP, her kurum ve kuruluşla çatışmayı tercih ederek, önlerinin kesildiği iddiası ile mağdur ve mazlum görünme taktiğinin peşindedir. Cumhurbaşkanlığı seçimini de bu oyunun bir parçası olarak görmek gerekmektedir.
Başından beri ortak akıl, sağduyuyu ve basiret yoluyla ve mutlaka bir milli mutabakatla seçilmesi gereken Cumhurbaşkanlığı için, bu yolun AKP tarafından kapatılmış olduğu bugün artık bilinmektedir.
İktidar zihniyetinin Ortadoğu tipi Baasçı yönetim anlayışının “bizden olsun” inadı ve “ele geçirme” saplantısı maalesef ülkemizi gerilimlerle dolu hassas bir noktaya getirmiş bulunmaktadır.
Yalnızca bir işgal gücünde olabilecek hınç ve örneklerine ancak tarihte rastlanan bir intikam felsefesi ile Türkiye’yi ve Türk milletini hasım gören iktidar zihniyetinin, saklı duran millet ve devletle hesaplaşma dürtüsü galebe çalmış görünmektedir.
Ancak gelinen bu tıkanma noktasında, tek sorumlu AKP değildir. Bu süreci kaşıyarak, kutuplaşmadan nemalanmak isteyen, milletin değer ve inançlarından habersiz siyasal hareketler ve bazı kurumlar da sorumluluk sahibidir.
Tahterevalli siyasetinin zayıf oyuncusu olmayı yeterli gören bu gruplar, sloganlarla hareket ederek, zorlama ve hukuk dışı yöntemler önererek AKP’nin gerginlik stratejisine adım adım hizmet etmişlerdir.
Bu aymaz girişimleri ile demokrasi dışı çağrışımları lehine kullanan AKP’ye, derinleşen meşruiyet açığını kapatmak için eline malzeme ve bahane vermişlerdir.
Geldiğimiz bu aşamada, AKP’nin giderek rasyonel düşünceden uzaklaştığı, kendisinde güç vehmederek tehlikeli bir kumar oynamaya karar verdiği anlaşılmaktadır.
Saklı tuttuğu siyasi hesaplaşma ve rejime yönelik ihtirasları AKP’yi makulden uzaklaştırarak bu secimi bir siyasi düelloya, bir Rus ruletine dönüştürmüş bulunmaktadır.
Gelişmelerden anlaşıldığı kadarıyla Başbakan ve ekibi, konuyu bir inat ve ikbal fırsatı bilerek, siyasi hesaplarından vazgeçme erdem ve basiretini gösteremeyecektir.
Değerli Dava Arkadaşlarım,
Bugün karşımıza çıkan sorunun kaynağı, meclis aritmetiğini oluşturan seçim sisteminin bir neticesidir.
Bu durum, istikrar adına, azınlığın tahakkümüne neden olan ve demokrasi ile de bağdaşmayan meşruiyet ve temsil eksikliğini doğurmuştur.
Siyasal ortamın ve seçim sisteminin yarattığı tek başına AKP iktidarı seçmenin yalnızca dörtte birinin desteğini temsil edilmektedir. Sorun da buradadır.
Cumhurbaşkanlığı seçimi ile ortaya çıkan bu tıkanma noktasını dört ay önceden gören partimiz, milletin temsilini yansıtacak bir Erken Seçimin yapılmasını bu nedenle ve ısrarla istemiştir.
Bu teklif Mecliste bulunan partiler tarafından desteklenmeyince, süreç bugün karşımıza çıkan vahim ve gerilimlerle yüklü aşamaya kadar gelmiştir.
Cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda bir kez daha tekrar edelim ki,
- Cepheleşme ve kutuplaşmadan kendisine ikbal arayan;
- Toplumsal kardeşliğimizi bozmaya çalışan,
- Cumhuriyetimizin değerleri ile hesaplaşmaya çalışan,
- Hakkında çok ciddi iddialar ve dosyalar bulunan,
- Türklük değerlerine karşı inkâr ve aşağılama kampanyasına öncülük eden,
- Ve en vahimi, başkomutan olacağı Türk ordusunun mensuplarını yan gelip yatmakla suçlayan,
- Aziz şehitlerini “kelle” olarak tanımlayan ve canileri “sayın” diyerek kutsayan bir zihniyet sahibinin, Türk milletinin değer ve birliğini temsil etmeyeceği bellidir.
- Bu şahsın Cumhurbaşkanlığına seçilmesi, hakkındaki bu iddiaları ortadan kaldırmayacak ve gerçekleri değiştirmeyecektir.
Milliyetçi Hareket Partisi açısından bu zihniyet ve yandaşlarının yalnızca aritmetik bir desteği yeterli bularak, uzlaşma olmadan Cumhurbaşkanlığına seçilmesi, bu makamı siyaseten işgal etmeleri anlamına gelecektir.
Bu nedenle bilinmelidir ki, Türk milletinin sandık başında tecelli edecek iradesiyle gerekli şartlar oluştuğunda, Milliyetçi Hareket Partisinin iktidarında bu zattan hesap sorulacaktır.
Milliyetçi Hareket namuslu, ilkeli ve temiz bir siyaset ve yönetim anlayışını, devlet ve toplum hayatımızda hakim kılmaya kararlıdır. Cumhurbaşkanlığı makamına sığınarak hiç kimsenin vereceği hesaptan kurtulmasına izin verilmeyecektir.
Temennimiz, sağduyunun hâkim olması, mutabakatla bir adayın belirlenerek bu sorunun mahkemede sonuçlanmamasıdır.
Partimizin bu konudaki mücadelede tek seçeneği demokratik gelenek içindedir ve hesaplaşma yeri seçim sandığı sonucu oluşacak Türkiye Büyük Millet Meclisi tablosudur.
Buradan kesin bir ifade ile söylüyorum: Başka çözüm yolları Milliyetçi Harekete kapalıdır. Çözüm demokrasi içinde ve öncelikle sandıktadır.
Hal böyle iken, bir süredir, bazı güçlerin vatana sahip çıkma adına demokratik oluşumları kullanarak, ancak demokrasi dışı müdahale çağrıları yaptıkları görülmektedir.
Bilinmelidir ki, Türk demokrasisi bu günlere kendiliğinden ve kolayca gelmemiştir. Noksanları, yanlışları, kusurları olsa bile 60 yılda elde edilen demokratik kazanımın ve demokrasi geleneğinin durdurulması, sekteye uğratılması asla çare olarak görülmemelidir.
Geçmişteki demokrasi dışı müdahalelerin Türkiye’mizin önünü açmadığı, sorunları çözmediği hatta açmazlara sürüklediği hepimizin bildiği ve yaşadığı bir gerçektir.
Bilinmelidir ki en büyük güç ve kudret, aziz milletimizin kendi geleceğini belirleme ve yönetme, azim, inanç ve iradesidir. Bunu yok sayan, buna inanmayan veya küçümseyenlerin sonu hüsran olacaktır.
Kalıcı, köklü, temiz, ölçülü, demokratik bir tepkinin nihai yeri seçim sandığıdır. Bunun dışındaki arayışlar AKP’nin kutuplaşma emellerine hizmet etmekten başka bir sonuç doğurmayacaktır.
Son günlerde hükümete ve başbakan’a yönelik eleştirilerin, demokratik tepkilerin ötesinde bir mecraya kayması ihtimali ve durdurulamaması kaygısı artmaktadır.
Başbakanın sinsi tahriklerle bu tepkileri tetikleyici beyanatlar vermesi, gerginlikleri körüklemekte, çatışma ortamına davetiye çıkarmaktadır.





















ليست هناك تعليقات:
إرسال تعليق