11‏/10‏/2007

Türk-İslam Al€minin Ramazan Bayramı Mubar€k olsun


“Hüzünle birlikte elveda demek zamanı geldi çattı “Ey Mübarek Kur'an ayı, Saimlere gufran ayı, Müminlere ihsan ayı, Şehri Mübarek elveda!


Gündüzlerin rahmet idi, Gecelerin nimet idi, Âşıklara vuslat idi, Şehri Mübarek elveda!


Hakkıyla kadrin bilmedik, Pek çok kusurlar eyledik, Nâdim olup tövbe ettik, Şehri Mübarek elveda!


Ramazan Bayramınız Mübarek Olsun...Dua İle...


________



11‏/09‏/2007

BAŞBUĞ'UN 12 EYLÜL SAVUNMASI (kendi sesinden)




BAŞBUĞ'UN 12 EYLÜL SAVUNMASI (kendi sesinden)


DERT SOFRASINDAN BAL YEDİLER, BAŞ VERDİLER, BAŞ EĞMEDİLER (KARA EYLÜL)




KARA EYLÜL

ÇETESİ... DALTON KARDEŞLER...



ÜLKÜCÜ KATİLİ


Evren; -Vur emri verdim


12 Eylül'ün eli kanlı başkanı Kenan Evren, 1980'de Milli Güvenlik Konseyi üyelerine suikast yapacak örgütün hapisteki tüm üyelerinin öldürülmesi için emir verdiğini itiraf etti.



Eylül'lerde Ölmedik;
Eylül'lerde Doğduk...


BU CELSENİN HÜKMÜ !..


Aşağıda resimde ki an Başbuğ, kürsüye gelmiş ellerini açarak savcı Nurettin Soyer 'i suçlayan dehşetli bir konuşma yapmıştı... Mahkeme sözcüsü Vural Özenirler başta olmak üzere, bütün rütbeli zevat titremeye başladılar sanki hakim ve mahkum yer değiştirmişti... Hele savcı Soyer korkudan gözlükleri ters takmış, biz nasılda onun bu aciz ve sefil haline gülüşmüştük... Onlarda sonraki mahkemelerde bizi arka sıralara attılar... Fakat son gülen yine biz olduk... Türk'ün son Başbuğu yine mahkemeye son noktayı koymuştu...



12 Eylül Cuntasının, başta Alpaslan Türkeş olmak üzere ülkücülere kurduğu tuzak, ihtilalin üzerinden çok bir zaman geçmeden ortaya çıktı. Aralarında Alparslan Türkeş ve teşkilat yöneticilerinin bulunduğu 587 kişi hakkında, "MHP ve Ülkücü Kuruluşlar" davası adı altında davalar açılmıştı... Mamak Askerî Cezaevinin C 5 işkencehanelerinde yıllarca süren sorgular, mesnetsiz suçlamalar ile bu dönem, ülkücü gençliğin unutamayacağı ve affedemeyeceği acı bir dönem olacaktır. Savcı Nurettin Soyer tarihe utanç vesikası olarak geçmiş olan iddianamesinde, başta Alparslan Türkeş olmak üzere pek çok ülkücünün "146/1" , "149/1" gibi maddelerden "idam"la tecziyesini talep etmekteydi. Savcı, Alparslan Türkeş'in idamını istediği "iddianame"de suç delili olarak şunları öne sürmekteydi.


"(Alparslan Türkeş), İktidarı ele geçirmek için siyasî parti içinde yer alarak genel başkanlığa kadaryükselmiş, bir yandan Anayasa ve yasalar çerçevesinde tanıtma, propaganda, seçmen toplamakişlemlerini yürütürken, bir yandan da, yönetimi ele geçirip yukarıda belirtilen düşünceleri yönünde birdevlet düzeni getirmeyi amaçlamış, bu amaç uğruna kurduğu örgütlenmeyle Türkiye ahalisini birbirialeyhine toplu kıyıma götürmüştür. Bunun için MHP, MHP Gençlik Kolları, Ülkücü Dernekler, Ülkücü Meslek Teşekkülleri ve bazı mahalle, okul ve yurtlarda vatandaşlar arasında merkeziyetçi, yukarıdanaşağıya kademeleşmiş, otoriter, organize bir teşkilâtlanmaya gitmiştir...


Toplu kıyım (!!!!!!!!) amacıyla; 1980 Temmuz ayı içerisinde Yılma Durak ve Celâl Adan ile konuşurken DİSK'in komünist hareketin kaynağı olduğunu söylemiş), "konuşma bitip kalkarken elini yatay birşekilde ot biçer gibi yaparak" DİSK Başkanı Kemal Türkler'in yokedilmesini emretmiş miş...(!!!!!!!!!!!)"



Dünya Hukuk Tarihini yeniden yazdıracak bir iddia gerçekten... Sanki sessiz film gibi bir şey.... Bu uyduruk mahkemeler Türkün son Başbuğu ve çelik iradeli ülkücüleri yıldıramamış ve kutlu şafakların habercisi olmuştur...


Yusuf Ziya ARPACIK


20 Şubat 2002













































MUSTAFA PEHLİVANOĞLU 7 Ekim 1980Ankara
CEVDET KARAKAŞ4 Haziran 1981Elazığ
İSMET ŞAHİN20 Ağustos 1981İstanbul
FİKRİ ARIKAN27 Mart 1982Ankara
CENGİZ BAKTEMUR30 Nisan 1982Elazığ
ŞAHABETTİN OVALI12 Haziran 1982Sinop
ALİ BÜLENT ORKAN13 Ağustos 1982Ankara
AHMET KERSE31 Ocak 1983Gaziantep
SELÇUK DURACIK5 Haziran 1983İzmir
HALİL ESENDAĞ5 Haziran 1983İzmir

12 EYLÜL zulmünde ;


Ankara'da Bekir Bağ, Malatya'da Aydın Demirkol ve Mehmet Kazgan, isimli ülküdaşlarımız, sorgulardaki ağır işkencelerden dolayı şehit düştüler. Hüseyin Kurumahmutoğlu isimli ülküdaşımız da Mamak zindanlarında gördüğü işkenceden dolayı şehit düşmüştür...


MAMAK, MAMAK DEDİKLERİ ...


"Mamak, yalnızca soğuk, çıplak acı hatıralar yumağı, bir tutuk ve ceza evinin adı değil, yarın dünya işkence tarihi yazıldığı zaman dünya birincisi olmasa bile ikinciliği kesin olan, insanı eriten, insanı haysiyetsiz kılmak için yaratılmış çilehanenin adıdır"...



YÜCE MİLLETİMİZİN GÖZBEBEĞİ ŞANLI TÜRK ORDUSU, ASKER MÜSVEDDESİ OLAN DALTONLAR'IN REZALETİNDEN MÜNEZZEHTİR...



NOT: BU YAZI http://www.ulkum.com/ sitesinden Yusuf ziya Arpacık Hocamızın Sitesinden alıntıdır Teşekkür ediyoruz

Manavgat Ülkü Ocağı Başkanı Yakup Ekşi, İsmail Gaspıralı'nın 93 üncü ölüm yıl dönümü nedeniyle Bir basın açıklaması yayınladı









Ölümünün 93 üncü yılında Manavgat Ülkü Ocağı tarafından anılan İsmail Gaspıralı, hayatını Türk dilinin birliğine adamıştı. Manavgat Ülkü Ocağı Başkanı Yakup Ekşi yayınladığı basın bildirisinde, "Onun 'Dilde, fikirde,işte birlik' sözü bugün de bütün Türk dünyasının ülkü ve ilkesi olmak değerindedir." diye konuştu.

Gaspıralı Ülkü Ocağı tarafından anıldı


Manavgat Ülkü Ocağı Başkanı Yakup Ekşi, İsmail Gaspıralı'nın 93 üncü ölüm yıl dönümü nedeniyle yayınladığı basın bildirisinde şunları söyledi;
"Bütün Türk dünyasındaki millî uyanış hareketlerinin büyük öncülerinden olan İsmail Gaspıralı Bahçesaray yakınlarında Avcıköy'de, Mustafa Ağa'nın oğlu olarak dünyaya geldi. Mustafa Ağa okumuş ve Türksever bir insandı, teğmenlikten emekli olarak Bahçesaray'a yerleşmişti.
İsmail Gaspıralı ilk öğrenimini yaptıktan sonra, Akmesçit lisesine gitmiş; iki yıl sonra da Moskova Askeri Lisesi'ne geçmiştir. Gaspıralı orada başka ülkelerden gelen Türk öğrencilerle tanıştı. Okuldaki panslavist hareketler, onu Türk milleti üzerinde düşünmeye yöneltti. 1867'de altıncı sınıfta iken, Türklerin tek hür ülkesi olan Osmanlı İmparatorluğu'na gitmeyi ve o sıralardaki Girit savaşına katılmayı kafasına koydu. Bir kayıkta kırk beş gün kürek çektikten sonra Don nehrini geçerek Odesa'ya geldi, ancak pasaportu olmadığı için Ruslar tarafından yakalanarak Bahçesaray'a gönderildi.
Bu olaydan sonra bir daha Moskova'ya dönmedi., Menli Giray'ın kurduğu medresede Rusça dersleri vermeye başladı. 1869'da Yalta Dereköy'e gelerek burada burada yeni bir usulle Türkçe dersleri vermeye başladı. Onsekiz yaşındaki bu delikanlının ülküsü bütün Türk dünyası için , İstanbul Türkçesini esas alan ortak bir Türkçe kurmak ve Türkler arasındaki birlik şuurunu uyandırmaktı.
1871 yılında Paris'e gitti. Bilgisini artırmak için çalışırken, geçimi için de Rus romancısı Turgenyef'e sekreterlik etti. Batı medeniyeti içinde yaşayarak, tanıdı ve inceledi. 1874'de İstanbul'a geldi.; Ceride-i Askeriye'de tercüman olarak çalıştı. Sonra Kırım'a döndü. Burada köylülerin, beylerin, mirzaların ve ulemanın hayatını yakından tanıdı 1878'de Bahçesaray belediye reisi seçilerek dört yıl bu görevi yürüttü. 1879'da gazete çıkarmak istedi ise de çar buna izin vermedi . Genç Molla imzası ile Tavrida gazetesinde Rusça makaleler yazdı. Bu yazılarını daha sonra "Rusya Müslümanlığı" adıyla yayımadı. Temel düşüncesi "Türk toplulukları okullar ve medreselerinde çağdaş ilim ve sanatları kendi dilinde okutmalıdır" oldu.
Nihayet 1883 yılının 10 Nisan günü Bahçesaray'da Tercüman gazetesini çıkardı. Gazete bütün Türk dünyasına yayıldı ve büyük heyecan uyandırdı. Bu gazete Gaspıralı'nın sevgili eşi ve ateşli bir türkçü olan Zühre Hanım'ın mücevherleri ile çıkmıştır. Zühre Hanım 1903 yılında ölmüş ve Bahçesaray'da Menli Giray türbesine gömülmüştür.
Gaspıralı Türk lehçelerinin, yabancı diller yerine birbirlerinden kelimeler alarak zenginleşmesini ve İstanbul Türkçesini esas alınarak ortak bir yazı diline kavuşulmasını sürekli savundu. Onun "Dilde, fikirde,işte birlik" sözü bugün de bütün Türk dünyasının ülkü ve ilkesi olmak değerindedir.
Gaspıralı hem yazdı hem de yılmadan , usanmadan Türk dünyasını gezerek konferanslar verdi. Onun tesirinde yetişen gençler Türk dünyasının her yanında çeşitli gazeteler ve kitaplar yayımladılar.
İsmail Gaspıralı 11 Eylül 1914 günü vefat etti. Cenazesi büyük bir cemaatle kaldırıldı ve eşinin yanına defnedildi.”

09‏/09‏/2007

MEHMET AKİF ÇÖKTÜ ABİMİZİN ARDINDAN YAZILANLAR


AĞUSTOS YANGINI


-Kürşat İhtilalcisi Mehmet Akif Çöktü’nün ardından-


Kudurgun atlar, ne edersiniz; köpükler saçıp
Uçara saldırı hangi cepheye?
Şubat zemherisi geride kaldı, yayla zamanı
Teke yaylası, Zorkun alır Yörük göçünü
Şimdi Çukurova, şimdi Toroslar;
biri yangın biri yüreklere esen can sevdasıdır
güz laleleri dökmek üzeredir tüm sevincini;
bekler Kürşat’ları…
Deli taylar, Veli atlar…
dört nala koşardınız, nedir bu kanatlanış?
Nedir, göklerle yarışınız?
Anladık da bağrışmayı, çağlamayı
Sesler duyarım, hıçkırıklar, ağlayışlar…
Durgun suları göklere taşıyan ey gökçeli atlar,
anlamam seherden yola çıkışınızı.
Gelişin doruklardan:
yeşilden maviden, al kızıldan…
Gidiş, bu gidiş değil, nolur halden anlayın,
kimin yüreğine bunca pusatlar?!..
Nolur, deli atlar, kanatları gökçeli veli atlar…
Durağın yoktur yürüyüşte,
muradın çoktur yerde gökte…
Ne can yakan feleksin ey
Gelirsin üstüne üstüne…
Kaf dağını sök de gel hele;
gök benizler çevrilmiş küle
Çiğdem çiçeklerin boynu bükük;
meleşir körpe yavrular;
yiğitler, alpler nasıl dayansın bu ayrılığa, bu acıya?
Kopup kayalar gibi,
Sivas’tan, Antep’ten, Trabzon’dan, Sinop’tan
Erzurum yiğitleri, Ankara, Konya ovasının…
Adana beyleri bir bir, Ongun Kıbrıs’tan…
Gönül erleri,ülkü devleri yola düşmüş
Almanya, Fransa’dan…
Yerin üstünde bir başka kıyamet
“Hiçbir ölüm bana bu kadar dokunmadı…”
Manavgat çayının dökülüşüdür;
kardeşim Emin’in dudaklarında…
Beyler fatihalara sığınmış,körpe kızlar,erken gençler
dik durmaya çabalıyor, mukadderat sayarak;
Muhsin bey, Of’tan İbrahim, İlteriş,
O, sevgili Sevgi Ablamız ve
Kafalı Hocamız;
titrer döner yalazlı havada koca çınar,
elleri dört dönüyor, şaşkın;
”Ellerimde büyüdü bunlar”
Şimdi Ural dağlarından mendilin ucu,
iki körpe fidanı daha büyütsün, Akif’lerce dal verecek…
Cebeci durağında beklenen sevgili değil;
yolcu edilen,
Kürşat’lara yoldaş, Başbuğ’lara çeridir yollanan…
kavim kardaş, ülküdaş;
kasırgayı haber veren verene, koşan koşana
Yolcumuz Adana’nın Akif’idir;
Kürşat’ların İhtilalcisi
“Yakışmıyor ölüm sana/
Bey kardeşim uyansana, doğrulsana”
Kara Eylül alamadı
Çekti gökler uykusuna
Ağustosun bu sıcağı
Gülsün diye düşman, yağı
Yüreklere tuz bastılar
Şadümandır cümle yağı…
Eller kaçıncı Tekbir’de
Aminler; güvercin kanatlanışı
Gülüyor sanki Akif,
Veda öpücüğü Sevgi Abla’dan
Bu ayrılık acıları bin katlasa da
Yemin Türklüğün dirilişine
Söz Tanrım söz
Ve, Tanrı yolunun yolcularına
Öteye haber böyle salınacaktır:
“Düğün böyle de olur!...”
Karşı dursun yarenler iki yandan:
Selam san ey gök çeri
Eller mızrak gibi
Eller gül çiçeği
Kurtlar, gök kurtlar hangi dilden söyleşirsiniz?
Atlar deli atlar,veli atlar hangi düğüne bu kopuşlar
Hangi ülkenin fethidir attığınız naralar?
Zafer zafer olsa da,ayrılık yürek yaralar…
Gözyaşlarımız Turan çınarlarına.
Ulu Tanrım!
Sonsuz ve sayısız tohumlar boy versin
Türk dünyası her acıda dirilişedir; yemin;
Akif’ler Ötelere elçidir, ya yavruları?..
Emanet; Türklüğün öksüzleri;
Türk ve Turan, Tanrı ve Muhammet davasına…
Adına Akif veren
Muzdarip güller deren,
geldi işte kapına,
ey, yollara gül seren
Cümle Türklükten selam!...
Kuran sevgilerinden,
al götür Cennetine, kucakla yüreğinden
Ölümler yangı yeri
Ölmez bu yolda çeri
Yeri göğü ol’lar, doğ’lar doldursun
Yürekler kan, başlar eğik,
yüzler hüzün yalazında
Dirilmelisin her acında
Dirilmelisin Akif’ler toprağında
Adana Adana, sar sevgi toprağında
Akif’ler sende mesut,
bir çınar bir gök sancaktır
Kutlu ülkü davası
Akif’in yüzü aktır
Hakkınızı helal edin diyen er kişiye bizden cevap:
“Akif’lere hakkını helal ettirin…
Onlar şehit kumaşından
Onlar gaziler kardeşinden…”
Ey can,
Teselli etmese de her yürüyüş erlerin yüreğini
Götür yüce Tanrı’ya ervahlar dileğini...

22.08.2007- Ankara / Muhittin ARAR






ŞANSSIZ BİR İNSAN MEHMET AKİF ÇÖKTÜ



Sizlere sıradan kelimeler sarf ederek salak yerine koymayacağım. Sizin de onları okuyarak arkadaşıma değer vermenize gerek yok. Akif rahat bir yaşamdan ve ihtiraslarından vazgeçerek kendini Türk halkına adamış bir militan ve grup lideridir.


Biz onun hikayesini gazetelerden bir başarı öyküsü olarak okuyamayacağız. Ama o tarihe inandığı değerleri dünya nimetlerine değişmeyen bu uğurda kurşuna dizilmeyi, zindana atılmayı, sürgün yaşamayı göze alan bir ülkü devi olarak tarihin kayıtlarına düşecektir.


Akif’i, beni Fatih Kolejine davet edişi, kolejin çatısında dört kişi çay içişimizi Türk Birliğine katılmak isteğindeki soylu duruşu, o tunçtan öfkeyi hareleyen nezaketleri, bir ülkücü katiline cezasını verirken gidişini, yaralı halde Vedat’ın Draman’dan evinden alıp özel bir ameliyathaneye götürüşümü, Güzin abla ile yanımdan ayrılmasını, askerdeki sohbetlerimizi Türklerle ilgili hayallerimizi, sağlığında lüzumundan fazla konuşmaya tenezzül etmeyen yüksek binalarda ve ceylan derisi koltuklarda oturanların kavline göre kaybeden bir kahraman olarak hafızamdaki yerini almıştır.



Eski çağlarda insanlar ölen arkadaşlarının cesetlerini pahalı kumaşlara sararak, vücutlarını mumyalayarak, taşların içini oyup saklayarak hatta bal ile kaplayıp onları kurutarak taşlaştırmışlardır. Bunlar yüzyıllardır değişmeden kalan, karşılığında kendi ölülerinin de zaman içinde aynı kalmasını isteyen soytarılardır. Bunlar iklimler değişirken bile hareketsiz kalan, insanlardır.


TÜRKLER BÖYLE İNSANLAR DEĞİLLERDİR.


Hayat değişkendir. Mevsimler değişir, insanlar yer değiştirir. Ülkücüler ölülerini en büyük onurla ödüllendirir. Diğer dünyaya gözleri nemlenerek ama ağlamadan, hüzünlenerek, yıkılmadan; muhteşem bir edayla gönderirler. Çünkü bilirler ki arkadaşları bir başka gök altında onlar için yer ayıracak, birlikte marş söyleyeceklerdir.



Akif Çöktü’nün cenazesine katılan bir avuç başı dik, ruh sağlığının olmazsa olmaz koşulu olarak çevresine sağladığı uyumu öne süren kavramlaştırmalar, hırsızlar toplumunda hırsız olmayan, sınıf atlamak için ölen arkadaşlarının omuzlarına basmayan hepsi gönüllerimizin kahramanı, kimilerine göre kaybeden ülkü devlerinin Akif Çöktü’yü son yolculuğuna uğurlarken göstermiş oldukları nezaketin muhteşemliğinden dolayı her birine ayrı ayrı sonsuz teşekkürü borç bilirim.


SUÇLU, BORÇLU, YALNIZ TÜRK KALMASIN


Adana Asri Mezarlığı






24.08.2007
Nejdet KANDEMİR







Ülkücü Hareketin seçkinlerinden Mehmet Akif Çöktü'nün cenaze namazı Cuma namazı sonrası Adana Asri Mezarlık Camiinde kılındı..Mehmet Akif Çöktü Asri Mezarlıkta toprağa verildi..MHP Adana il Başkanı Ahmet Erdoğan,Ceyhan Belediye Başkanı Hüseyin Özlü,MHP Yüreğir ilçe Başkanı Mustafa İzgioğlu,MHP İstanbul-Fatih ilçe Başkanı Murat Omurtag ..........Pof Dr Mustafa Kafalı,Sevgi Kafalı,Eski eğitimciler Ramiz ongun,Haluk Pirimoğlu,Hakkı Şafakses,Abdullah Kılıç,Sabri Erdem .......Ankaradan Cemil Akbulut,Seyfi Atmalıoğlu,Yavuz Selim Demirağ.....İstanbuldan Erdem Karakoç,İdris Karadağlı,Özcan Çeliksiz,Erdoğan Ulu,Metin Yıldırım,Çığır Zorlu,Ali Çolak,Yavuz Ceylan,Fuat Çakıroğlu,Tanju Pakel,Tekin Yavuz,Fatih Yüksel,Serdar Sement,Yalçın Yirmibeş göze çarpan kişilerdi...


Sevgi Kafalı ve Mustafa Kafalı'nınyürekleri bir başka yanmış




Murat Omurtag,Erdoğan Ulu,Özcan Çeliksiz









Bir Ülkücü Göçtü...


Oldu mu şimdi... Yakıştı mı bu sana a dost... Böyle sessiz, böylesine yalnız çekip gitmek var mıydı, akdimizde... Hani kavgamız bitmemişti... Memleket kadar büyük yumruklarımızla dövüşmeye devam edecektik hani...

Bir elin kadar kalbine yenileceğini, o dağ gibi gövdeni taşıyan, tiktaklı saatin ansızın duracağına seni musalla taşına yatıracağını bilemezdik a dost...

Daha 18’ine gelmemiştin. Ateş çemberinden zulmün gadrine uğramaktansa, zalime başkaldırmak için firara düşmüştün. Darbecilerin, haritada yerini dahi bilmediği, Afrika ülkelerine varmıştın ilkin. Dava bayrağını, Avrupa burçlarında dalgalandırmak için, Fransa’ya bir varışın vardı ki, bir sinema filmi çekilirdi yaşadıklarından. Senin Paris’i titrettiğini, Eiffel kulesini sarstığını cümle alem bilirken, plazada keyif çatanların, duymazlıktan gelişini unutmuyoruz. Sana göre görevdi. Son anına kadar askerlik görevi bu kadar da uzamazdı ki... Tezkere almak gibi bir hedefin olmadığı için, inanç adına sivil de olamadın be dost.

Promosyonlu sahte kahramanların sermayesine göz ucuyla bile bakmazdın. Sessizliğin ve yalnızlığın tavana vurduğu sürgün günlerine dair ser verip, sır vermedin hiç. Tunuslu, Faslı, Cezayirli, İtalyan Yunan ve Fransızların anlatımıyla, “Aziz” olarak tanırdı gurbet ellerdekiler. Bam teline basmaya kalkışanlar, güneşin bir daha doğuşunu göremeyeceğini bellemişti. Daha doğrusu belletmiştin. Kabus olup düşlerine bile çökmüştün. Korku salıp çökertmiştin densizliği.

Mehmet Akif Çöktü... Fikrinle yüz binlerle aynı safta yürürken, eyleminde yalnız adam. Kendisine yakışmayan ölüme de yapayalnız yiğitçe gitti ve bir ülkücü göçtü...

Dava adamlığın zaman, mekan ve ortama göre değişkin bir tavır değil de, her daim ve her şartta dimdik kalabilmek olabilmek olduğunu sergileye sergileye gitti.

Gadasını aldığım gardaşım; sabahın ışığı yüzüne vurmadan çıktın evden ha... Yapayalnız dimdik vardığın hastanede koca gövdeni sedyeden kaldıramayan kalbine ben şimdi ne diyeyim.
Niyazi’ye ne dedin? Almıla seni yine gurbet ellerde firara gittiğini mi zannedecek? Leyla gelin kapının çalınacağını daha kaç yıl bekleyecek? Sevgi ablam şaka yaptığını sanıyor hâlâ... Uyuyor gibiydin bembeyaz kefenin içinde, yüzü soğuk dedikleri ölüm sana hiç yakışmadı a dost. Vefasızlığın, kahrın, isyanların yorduğu yüreğin seni ancak bu kadar taşıyabildi ha. Sağlığında bir araya getiremediğin kişiler, cenazende omuz omuza saf tuttular. Hareketimizin önünü tıkayanlar yüzünden tıkanan damarların bize yadigar kaldı.

Sen gittin... Birer birer eksiliyoruz a dost. Yokluğunun acısı çöktü yüreğimize. Daha ne kadar kalırız bu alemde bilmiyorum. Adana Asri Mezarlığı’na bedenini gömdük. Ama ruhun ömrümüz boyunca incitecek hepimizi. Vayy be; Mehmet Akif Çöktü

Yiğit ülkücü göçtü
Doğrusu göçüp giden gerçek bir ülkücünün naçiz bedeni değil. Son dönemde yıpranmış, sağından solundan tırtıklanmış mecrası değiştirilmeye kalkışılınca “yatağında kırgın akan ırmak” haline dönüşmüş hareketin mensupları göçtüğünü duydular. Senin gibi “Yörük” için kalkıp göç eylemek, fermana başkaldırıp dağları mesken seçmekti. Lakin kahırla çöktüğün sedyeden kalkamadın... Belki de kalkmak istemedin. Yurdun ve dağlarında töre kalktığı, at izinin it izine karıştığı, kurt seslerinin beşik ürümesine dönüşmesi vurmuştu seni. İlinde gayri kan kusup töre konuşmadığı için kırgındın, yaralıydın vesselam. İtin çakalın önünde oyuncak olmaktansa, bozkurt gibi dağların kabuğuna çekilmek adına sessiz ve yalnız ölüme yürüdün. Mehmet Akif Çöktü, bir ülkücü göçtü.









Yavuz Selim DEMİRAĞ


yenicag@yenicaggazetesi.com.tr

08‏/06‏/2007

Türk Silahlı Kuvvetlerinin beklentisi; bu tür terör olaylarına karşı, yüce Türk milletinin kitlesel karşı koyma refleksini göstermesidir.







BASIN AÇIKLAMASI



TARIH : 08 HAZİRAN 2007


NO : BA- 13 / 07




1. Sayın Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar BÜYÜKANIT, 12 Nisan 2007 tarihinde yapmış olduğu basın toplantısında, terörün Mayıs 2007 tarihinden itibaren tırmanacağını, kamuoyuna açık bir şekilde açıklamıştır.Son günlerde ortaya çıkan terör olayları, bu açıklamaların gerçekçi olduğunu göstermiştir.


2. Bu terör eylemleri, aynı zamanda bölücü ve ırkçı...Devamını okumak için Tıkla

KERKÜK, ELDEN ELE DÜŞMEDEN

KERKÜK, ELDEN ELE DÜŞMEDEN


İster Türk-i iman’dan gelsin, ister Türk-menend’den; Türkmen demek, Türk demektir. Oğuz Türkü demektir.Bu nedenle, nerede olursa olsun; Türkmen toplumunun maruz kaldığı soykırım, haksızlık, zulüm, insan hakları ihlâli… türü ne olursa olsun, büyük meseledir.Da

marımda Türk kanı taşıyorum diyen herkesin gütmesi gereken bir millî davadır.Türk-İslâm davasıdır.

Bugün Irak’ta sayıları 2.5 milyonu aşan bir Türkmen topluluğu bulunmaktadır.Üstelik bu topluluk, bin yıldan fazla bir tarihi geçmişe de sahiptir.Türkler, Musul ve Kerkük dolaylarını, Anadolu’dan çok önceleri yurt yapmıştır.Irak Türkleri, Anadolu Türkleri ile yüzlerce yıl dır kader birliği içerisinde olmuştur.Ta ki 1.Dünya Savaşı sonrasında Irak, İngiliz sömürgesi olana kadar…O tarihten sonra Türkmenler’in kaderi kan ... Devamını Okumak için Tıkla

23 DÖNEM MİLLETVEKİLİ SEÇİMLERİNDE MHP ADAYLARI


23 DÖNEM MİLLETVEKİLİ SEÇİMLERİNDE MHP ADAYLARI 
 ADANA
  
 SIRA NO ADI VE SOYADI ÖĞRENİM DERECESİ MESLEĞİ  
  




 1 RECAİ YILDIRIM ÜNİVERSİTE ÇİFTÇİ 
 2 ALİ HALAMAN ÜNİVERSİTE SERBES 
 3 YILMAZ TANKUT ÜNİVERSİTE ZİRAAT YÜKSEK MÜHENDİSİ 
 4 MUHARREM VARLI ÜNİVERSİTE SERBEST - ÇİFTÇİ 
 5 MEHMET METANET ÇULHAOĞLU YÜKSEK LİSANS DİŞ HEKİMİ 
 6 NİZAMETTİN BAŞAR ÜNİVERSİTE MAKİNA MÜHENDİSİ 
 7 MUSTAFA AĞCA ÜNİVERSİTE TIP DOKTORU 
 8 SALİH GÖKÇE ÜNİVERSİTE MAKİNA MÜHENDİSİ 
 9 HULUSİ ÜTEBAY ÜNİVERSİTE ZİRAAT MÜHENDİSİ 
 10 BİLAL TOKLU ÜNİVERSİTE ÖĞRETİM ÜYESİ 
 11 HASAN YAMAN ÜNİVERSİTE DİŞ HEKİMİ 
 12 YALÇIN GÜRGEN YÜKSEK LİSANS JEOLOJİ MÜHENDİSİ 
 13 MEHMET ALİ ÜN ÜNİVERSİTE TIP DOKTORU 
 14 CENGİZ OĞUZ ÜNİVERSİTE ELEKTRİK MÜHENDİSİ 
  
 ADIYAMAN  
 SIRA NO ADI VE SOYADI ÖĞRENİM DERECESİ MESLEĞİ 
 1 MEHMET TOPRAK LİSE SANAYİCİ - ÇİFTÇİ 
 2 HASARİ GÜLER ÜNİVERSİTE ÖĞRETMEN 
 3 MEHMET ÖZHAN ÜNİVERSİTE EMEKLİ BÜROKRAT 
 4 HATİCE ATALAY ÜNİVERSİTE MİMAR 
 5 MEHMET VURAL YÜKSEK OKUL POLİS MEMURU 
  
 AFYON  
 SIRA NO ADI VE SOYADI ÖĞRENİM DERECESİ MESLEĞİ  ...Devamını okumak İçin Tıkla

3 haziran istanbul fetih gecesi




İnönü stadında saat 8.00’de başlayan MHP’nin iktidara yürüyüş şöleni
gövde gösterisine dönüştü. Genç ve kadın Ülkücülerin
coşku seli stadı doldurdu.








İnönü stadında saat 18.00’de başlayan MHP’nin iktidara yürüyüş şöleni, genel başkan Devlet Bahçeli, Ülkü Ocakları Genel Başkanı Harun Öztürk , İstanbul MHP il başkanı İhsan Barut, İstanbul Ülkü Ocağı başkanı Yüksel Kaleci, sanatçılar ve partililerin katılımıyla gerçekleşti.

İnönü stadını dolduran MHP’lilerin sıkça attıkları sloganların en dikkat çekeni; “Altmışıncı Hükümet, Milliyetçi Hareket”, “Türk-Kürt Kardeştir Ayrım Yapan Kalleştir”, “Türk Milleti İhanete Madalya Vermez” gibi sloganlardı.
Tribünlerin neredeyse tamamını dolduran partililerin oldukça ...
Devamını Okumak İçin Tıkla

04‏/05‏/2007

“İSTANBUL’UN YENİDEN FETİH GECESİ

TÜM HALKIMIZ İSTANBULUN YENIDEN FETİHİNE DAVETLİDİR. 3 HAZİRAN DA İNÖNÜ STADYUMUNDA

“İSTANBUL’UN YENİDEN FETİH GECESİ” Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sn. Dr. Devlet BAHÇELİ beyin katılımıyla Yeniden Fetih gecemize tüm halkımız davetlidir. Gecemiz ücretsiz olup programa; Mustafa YILDIZDOĞAN, Aşık SEFAİ, Atilla YILMAZ ve Ali KINIK iştirak edip ses ve eserleriyle güzellik katacaklardır.Ayrıca programımızda havai fişek gösterisi yapılacaktır. Yer: BEŞİKTAŞ İNÖNÜ STADYUMU Tarih:03.06.2007 Saat:19:00-24:00 İstanbul Ülkü Ocakları İl Başkanı Yüksel KALECİ

3 Mayıs Milliyetçiler günü- yakup Ekşi Manavgat Ülküocakları başkanı


3 Mayıs Milliyetçiler günü



Manavgat Ülkü Ocakları Başkanı Yakup Ekşi, Türk olmaktan gurur duyanları ırkçılıkla suçlayanların 'aydın' olduğu günümüzde, "3 Mayıs Milliyetçiler Günü'nün" öneminin bir kat daha arttığını bildirdi. Ekşi; Türk milliyetçilerinin, Türklüğü savunmanın bedelini işkencelere ve tabutluklara maruz kalarak, nice çile ve sıkıntılara göğüs gererek ödediğini kaydetti. Manavgat Ülkü Ocakları Başkanı Yakup Ekşi, "3 Mayıs Milliyetçiler Günü" nedeniyle yazılı bir açıklama yaptı. Yakın tarihimize damga vuran hadiselerden birinin de 3 Mayıs 1944'te cereyan ettiğini ifade eden açıklamada, 63 yıl önce 3 Mayıs 1944'te, aralarında bilim adamı, aydın, siyasetçi, asker ve üniversite öğrencilerinin de bulunduğu Türk milliyetçilerinin dönemin iktidarı tarafından "ırkçılık" yaptıkları gerekçesiyle tutuklandığını ve mahkemede yargılandığı hatırlatıldı. Açıklamada, başta Hüseyin Nihal Atsız, Başbuğ Alparslan Türkeş ve beraberindeki Türk milliyetçilerinin yargılanmalarının büyük tepki gördüğünü ve Türk gençliğinin "Türklüğe, Türkçülüğe ve milliyetçiliğe" yönelik karalama ve iftiralara karşı "tek yürek" olduğu kaydedildi. Açıklamada ayrıca şu görüşlere yer verildi: "3 Mayıs 1944 tarihiyle birlikte başlayan yargılama süreci ve sonrasında 'tabutluk' denilen ölüm hücrelerine atılan Türkçülerin kutlu mücadelesi, her Türk'ün okuması ve idrak etmesi gereken bir olaydır. Türk milletini her türlü emperyalizmden korumak için; inandıkları fikirleri, değerleri ve doğruları haykıran Türk milliyetçilerinin verdikleri bu mücadele, bugün daha net bir şekilde anlaşılmaktadır. Dün Türk milliyetçilerini en ağır şekilde eleştirenler, şimdilerde ise onlara hak vermenin mahcubiyetini yaşamaktadırlar. 3 Mayıs 1944'ü doğuran şartlar ve gelişmeler önemini ve sıcaklığını bugün de korumaktadır. Bugün Türkiye, etnik milliyetçilikleri körükleyen ve Türk kimliğini her fırsatta reddeden bir siyasi anlayışla idare edilmektedir. 'Türk'üm' diyemeyenlerin, Türklük şuurunu sorgulamaya açanların, Türk olmaktan gurur duyanları ırkçılıkla suçlayanların 'aydın' olduğu günümüzde, 3 Mayıs Milliyetçiler Günü'nün önemi bir kat daha artmaktadır. Özellikle 1984 yılından beri ülkemizde süregelen etnik milliyetçi terörün tek amacının, Türklük kavramının sorgulamaya açarak, Türkiye'nin bölünmez bütünlüğünü önce kafalarda silmek istediğini düşünecek olursak, her Türk'ün bu günü milli şuurla idrak etmesi gerekmektedir. Mayıs 1944, milletimizin direncinin bayraklaştığı önemli ve anlamlı bir günü ifade etmektedir. Türk Milliyetçileri, Türklüğü savunmanın bedelini işkencelere ve tabutluklara maruz kalarak, nice çile ve sıkıntılara göğüs gererek ödemişlerdir. Türk milliyetçileri iftiralara, baskılara ve suçlamalara rağmen Türklük şuurundan, Türkiye sevdasından ve Türk birliği ülküsünden vazgeçmemişlerdir. 3 Mayıs, Türk milliyetçilerinin bu kutlu mücadelesini anlamak başta olmak üzere, Türklüğü ve Türk ülküsünü doğru okumak, geçmişten ders alıp Türk Milleti'nin onurlu geleceğini inşa etmek için daha çok çalışmanın önemini kavramak olarak kabul edilmelidir. Türk Milleti, ecdadını bildiği, anladığı ve unutmadığı sürece Türk-İslam aleminin liderliğini yapabilecek gücü, kudreti ve fikriyatı kendisinde bulacaktır. Ülkü Ocakları bugün, teslimiyetçi-gayrı milli politikalara karşı Yüce Türk Milletinin hizmetindedir. 'Lider ülke Türkiye' hedefi ile Ülkücü Hareket bütün baskı ve zorlamalara rağmen, milleti ile beraber bu kutlu mücadeleyi kazanacaktır. Bu vesile ile bir kez daha içlerindeki milli şuur ve iman ateşi bir an olsun sönmeyen ve Türk milliyetçiliği tarihinin altın sayfalarını oluşturan ülkü devleri, başta Başbuğumuz Alparslan Türkeş, H. Nihal Atsız, Orhan Şaik Gökyay, Necdet Sançar, Fethi Tevetoğlu, Zeki Velidi Togan, Muzaffer Eriş, İsmet Tümtürk ve daha birçok Türk milliyetçisini rahmet ve minnetle anıyoruz. Bu duygu ve düşüncelerle, Türk milletinin geleceğe damga vurması gayreti, azmi ve kararlılığıyla 'Milliyetçiler Gününü' idrak etmenin gururu içerisindeyiz. Milliyetçiler gününün devletimize ve milletimize hayırlara vesile olmasını temenni ediyoruz. Ne Mutlu Türküm diyene".


01‏/05‏/2007

28 Nisan, Ankara- Tandoğan Meydanı Kerkük Mitingi Notları





28 Nisan, Ankara- Tandoğan Meydanı Kerkük Mitingi Notları...


Muhittin ARAR


“BİZİ YALNIZ BIRAKMAYIN” veya “TÜRK ORDUSU,TÜRK MİLLETİ KERKÜK’E...”



İşgal güçlerinin Saddam yönetimini devirip o topraklara girişinden bugüne, insanlığın az şahit olduğu hukuksuzluk, vahşet yaşanıyor. Sözde, demokrasi, barış ve kardeşlik getirecekleri iddiasında olan ABD ve işbirlikçisi güçler soykırımı da aşan vahşetleri sergilemekten çekinmemiş, tüm olup bitenler karşısında kimsenin tüyü kıpırdamamıştır. Devletlere, şirketlere eften püften işler için dayatmalar yapan AB’si veya, emperyalizme karşı söylemlerden geri durmayan, milletlere özgürlük öğütleyen Rusya’sı, Japon’u, Çin’i işgalcilerle aynı konumda kalmışlardır. Neredeler diye sorulabilir?...


Belli ki olay, Çokuluslu güçlerin sömürüsü ve petrol başta olmak üzere Orta Doğu ve Türkistan coğrafyasındaki yeraltı ve yerüstü kaynaklarına konmak, bu zenginliklerin olduğu ülkeleri işgal. Ele geçirecekleri ülkelerde kontrol ettikleri kargaşa, çatışmalar ve gerekirse iç harp. Irak coğrafyasında bunların en vahşisi yapılmaktadır. Kelimelerin ifadeden aciz kaldığı, sözün yetmediği durumlarla karşı karşıya insanlık. İnsanlık ve başta Ortadoğu’da yaşayan halklar ve bilhassa Türk/ Türkmen... Ebu Gayrip hapishanesinde işlenen vahşet, bir ahlaksızlık ve allahsızlıkla nitelenecek türden değildir; tüm kavramların ötesinde bir hayvanlık, canavarlık, utanmazlık. Saddam heykellerinin yıkılması, Saddam’ın bir Arefe’de boynuna yağlı kendir geçirilip idamından sonra başka intikamlar karaya vurmuştur. Bin yıllık Haçlı kini. Dün de sürüler idi bu alçak kalabalıklar. Sarhoş, serseri ve alçak... İşgal ve meydan okumanın ortasında Türk insanı vardır. İt, kağnı gölgesini kendi gölgesi sanır, derler ya, petro-dolarcıların güdümündeki uşşaklar -sözüm ona aşiret reisleri olan- Talabani ve Barzani işgal güçlerinin yöntemlerini kullanarak, etrafındaki güçlü ülkelere ve Türkiye’ye, İran’a ve dahi Türk-İslam dünyasına karşın Irak’ın kuzeyini tam bir temerküz kampına çevirmiş, aşağılığın hepsini birbir devreye sokmuştur. Yapılması gerekenler bellidir.rakın “Çuval olayı, bir insanın burnu kanasa mehmetçik o topraklarda olmalıydı.Yedi düvele Çanakkale’de ders veren Türk çocuğu aynı kaderi paylaşmakta, bu defa onları yerin altına gömmek durumunda iken, aymazlık baştan başlamış, bugünlere gelinmiştir. İnsanlığın sinirleriyle oynayıp duranlar bir de Türkmenêli’ni “İkinci İsrail” yapma yolunda bir de hukuk kılıfı geçirmek üzere Kerkük’te oylamaya kalkışmaktadır, bunda zamanın geldiği ni de belirterterek. ”Türkiye içişlerimize karışırsa” imiş. Eceli gelen köpek örneği.


Mehmetçik, girmek üzeredir; önlerinde bir Siyasi İrade aymazlığını aşma kalmıştır. İstiklal harbi’nde tarihin her döneminde bir olduğumuz Irak Türk’ü yalnız bırakılamaz. Irak Türk’ü dün Çanakkale’de, Kafkasya’da şehitler vermiş,bugün kendi imdadına ulaşılmasını bekliyor. O bakımdan Muratlı, sık sık yürekleri parçalayan bir haykırışla milletimize seslenmiştir mitingde: ”Bizi yalnız bırakmayınız!...”


Ülkenin her tarafından Şanlıurfa’dan, hatay’dan, Aydın’dan, Kars’tan kalkıp gelmiş onbinler... dünyanın bir ucundan bir ümittir; özgürlük ve namus şeref uğruna alada dökülmüş Türkmen kardeşlerimiz ellerinde pankartlar, yazıyor: Kanada, Amerika, Hollanda şehirleri.Arapça,-gâvur anlasın diyedir-İngilizce ve özdilimizden sözler;”Vatan namustur satılamaz!”, ”Kerkük, Erbil namustur!”


Mitinge pek çok kuruluş destek vermiştir. Kamu-sen, Alperen Ocakları,Türk Ocakları, Ülkü Ocakları, Türk Metal Sen, hatta sol görüşlü bir çok kuruluş... Yine BBP Genel Başkanı sayın Muhsin Yazıcıoğlu eşiyle birlikte bizzat alandadır.Hakkı Öznur ve diğer yardımcıları, yine başta D.Sol parti yetkilileri. Avrasya, Başkent,Türkmenêli ve bir çok kanal canlı yayında,ülke bu mitingde kalkıp oturuyor, herkes bir sese kilitlenmiştir. Muratlı bey’in söylediğibir cümle çarpıcıdır:”Mitingde Türkiye birleşmiştir....”Mavi –Beyaz ve Ay-Yıldızlı bayraklar altında onbinler, yüzbinler tek ses:”Mehmetçik vatan topraklarına!...”


Mehmetçik yürüyecektir ....


Bu olacaktır, fazla sürmeden. Bunu dünyaya haykırmak üzere Ankara Tandoğan’da yüzbinler bir araya gelmiş, belliki 300 milyonluk Türk Dünyasının sesi olmuşlardır.


28 Nisan günü, Ankara Tandoğan’da düzenlenen bir mitingde Irak Türkmen Cephesi’ (İTC)nce düzenlenen , ”Telafer’den Mendeli’ye Türkmenêli Türk’tür, Türk kalacaktır!” haykırışları arasında, Irak’ın kuzeyinde yaşanılan vahşete karşı “ayağa kalkma ve direniş” çağrısında, yüzbinlere haykıran Cephe temsilcisi Ahmet Muratlı Bey, çok dikkatli bir dil kullanmıştır.İti köpeği dersini alacaktır bir araya gelişten. Dost düşman gözünü açacaktır. Bunlarla birlikte Muratlı başka bir gerçeğin de temsilcisi olmuştur. Olması gereken bir Türk tavrının.


Muratlı, İngiliz işgâliyle başlayan Türk/ Türkmenlere karşı işlenen sistemli katliamları/ soykırımları anlatmış ve bir tespitte bulunmuştur:


“İngiliz’lerden sonra o topraklara bela edilen kukla yönetimler bizleri o topraklarda yok etmeye çalıştı. Türkmen liderler başta olmak üzere işkenceler, tutuklanmalar, toplu katliamlar birbirini izledi. Türkmen öncüler binbir işkence ve eziyetten sonra Kerkük sokaklarında gezdirildi ve kimi kurşunlara dizilerek şehit edildi, kimi idam edildi.”


“59’da, 74’te, 80’de, 90’da bu katliam ve soykırımlar, sürgünler artarak devam ettirildi.... “


“Katil Saddam zamanında bu işler daha sistemli hale getirildi; sürgünler, köy boşaltmaları, mala mülke el koymalar aldı yürüdü... O günler Irak’ın kuzeyinde yaşayan –Osmanlının hatırası olarak- aynı imanı paylaşan kurmanç kardeşlerimizi bizler korumaya çalıştık. Saddam’la birleşip onların yok edilişine çabalamadık...”


“Bakın, işgal güçlerinden sonra ortaya çıkan duruma. Zulmü yok edeceğiz, demokrasiyi getireceğiz, diye Irak’ı işgal edenler kan ve gözyaşından başka bir şey vermediler. Binlerce yıldır Türk’ün himayesinde barış ve huzur içerisinde yaşayan Irak halkını parçaladılar. Aynı kıbleye inanan insanları mezhep düşmanlığı ile birbirine kırdırdılar. Bağdat kan akıyor; Telafer, Kerkük... “


“Bakın, dün bize olmadık zulmü yapan Saddam’ın yok edilişinden sonra işgal güçleriyle birleşip onlara saldırmadık, işgalcilerin yanında olmadık. Çünkü biz Türk’üz, büyük milletiz. Irak’ın kuzeyine musallat edilen, esasen oradaki kardeşlerimizi temsil etmeyen bazı kimseler İşgal güçlerinin desteğinde bizi orada yok etmek istiyor. Erbil’i Türklük’ten çıkarmak, Telafer’i soykırıma uğratmak, Kerkük’ü bir oldu bittiyle teslim almak istiyorlar....”


“Unutulmasın bizler binlerce yıl sonra o topraklarda yine olacağız. İşgal güçlerine sığınıp orada yaşayan insanlara, ayırım yapmadan söylüyorum, zulm edenler iyi hesaplamalıdır. O topraklar vatanımızdır; Türkçe bizim dilimiz, bayrağımızdır. Kerkük, Telafer namusumuzdur!”


“ Bizler aziz ve yüce bir milletin çocuklarıyız. İşin başka boyutu bizler için üç günlüktür, üç günümüzü alır. Bizler o topraklarda yaşayan herkese yardım etmek, ellerinden tutmak ve Türk’ün barışçı, adil kardeşlik anlayışıyla o topraklara sahip çıkmalıyız. Unutmayalım ki, o topraklara bizler çok önceden yerleşmiş, üzerinde beylikler, devletler kurmuşuz... O topraklar Anadolu’nun doğal uzantısıdır” benzeri açıklamalar, hatırlatma ve çağrılar Muratlı’dan...


İşgal güçlerinin yarattığı vahşetlerden en kötüsü burada yaşayan insanlar arasına kalıcı kandavası, husumet ekmesidir. Şii, sunni diyerek,- aynı kıbleye yönelen, aynı Tanrıya bağlı- insanların birbirine düşürülmesi. Bu oyun gerçi bellidir. İngiliz’in Hindistan’da, Afganistan’da yaptıklarının bir başka şekli.Fıransız’ın Cezayir’de uyguladığı kanlı vahşetin başka çeşidi, yer yer İsrail’in...


Yerlilerin kıyafetine bürünüp birgün bir oymağı, diğer gün başka soydan, boydan insanları boğazlama.Yahudi ve Mossat’ı tam devrededir. Kim ölürse ölsün. İnanılan gerçek te budur: Bu olayların çoğunda ne sünninin, ne şia inancındaki insanın bir vebali olmadığı. Muratlı, ”Bu coğrafyada yaşayan indanların tümüne yardım edin” çağrısını yaparken bu gerçeği bilenlerdendir. Bu kanı ancak Türk iradesi, Türk idaresi durdurabilir, binlerce yıldır huzur içerisinde yaşayan, kardeşçe yaşayanları yeniden barıştıracak olan Türk gücü, Türk kardeşliği olacaktır.


Kerküklü Ozan’ın,”Neredesin” haykırmalarıyla biten şiiri sağır kulakları açacak durumdadır.


Neredeyiz!


rakın başkalarını dünyanın en güçlü ordularından birisine sahip Türkiye nerededir?!..


Nutuk, anlayışla çözülme edebiyatları ya korkaklık şeklinde anlaşılmaktadır veya işbirlikçilik şeklinde.Hiç birisi kabul edilemez. Esasen Lozan antlaşmalarının özüne de uygundur girişimiz.


Bir varki, Mitingde, o muhteşem heyecan anında, ayranımızın kabardığı demde bile dikkatle söylenen sözler, Türk’ün binlerce yıl sonrasına bir not düşmedir. Pek yakında Ay-Yıldız’ın şahlanacacağı günde hem Irak Türk’üne hak huzur, hem orada yaşayan tüm insanlara gerçek kardeşlik sunacakların dikkatli dilidir.Gençlik, millet, devlet, ordu... Muratlı ve alanda birer bayrak, birer mehmetçik kesilen yüzbinlerin, milyonlarla bütünleşenlerin çağrısının özeti: maşeri bir Türk birliğininin yola çıkmada gecikemeyeceği demde bir Türk bakışını yansıtmasır....


Daha gecikmeden, daha fazla kan akmasına müsade etmeden, insanların çektiği acılar bitsin,vahşetler dursun... İnsanlık şerefi için, her türlü şerefsize ders vermek üzere: ”Türk Ordusu,Türk Milleti haydi Kerkük’e, haydi Türkmenêli’ne!...



GÖRÜNTÜLER



@@@



@@@



@@@



26‏/04‏/2007

TARİHTE TÜRKLER


Türklerin Ana Yurdu



Türklerin Tarih sahnesine ilk çıktıkları bölge, yani Türklerin ana yurdu üzerine çeşitli görüşler vardır. Maddî kültür unsurları, dil hususiyetleri ya da tarihî realite bakımından konuyu değerlendiren bilim adamları, Orta Asya'daki çeşitli kültür çevrelerini Türklerin ana yurdu olarak kabul ederler. Esas itibariyle, bu yöndeki ilk çalışmalar batılı bilim adamları tarafından ortaya konmuştur. Gerçekte XIX. yüzyıl sonlarıyla XX. yüzyıl başlarında başlatılan araştırmalarla, batı kendi tarihinin köklerini aramaya koyulmuş, fakat neticede, hiç hesaba katmadıkları bir milletin yani Türklerin, kendilerine has kültür ve medeniyetleriyle karşı karşıya gelmişlerdir. Bu gerçek karşısında, batılı bilim adamları yoğun çalışmalarda bulunmuşlar ve Türklerin tarih sahnesine çıktıkları yer ve zaman hususunda çeşitli nazariyeler sunmuşlardır. J. Klaproth (1824), J. Von Hammer (1832), W. Schott (1836), M.A. Castren (1856), A. Vambery (1885) ve E. Oberhummer (1912) gibi ilk âlimler Altaylar ve çevresini Türklerin ana yurdu olarak gösterirken, W. Koppers (1937), W. Radloff (1891), G.J. Ramstedt (1928), L.Ligeti (1940) ve K.H. Menges (1968) gibi dilci ve tarihçiler Altaylar'ın doğusu ve Kadırgan Dağlarına kadar olan bölgelerde Türk ana yurdunu aramışlardır ve bu görüşü ünlü Türkolog Barthold da desteklemektedir.



J. Strzygowsky (1935), O. Menghin (1937), İ. Zichy gibi sanat ve kültür tarihçileri ise Altaylardan Urallar'a kadar uzanan sahaya sıcak bakmışlardır1. Bu görüşleri değerlendirerek ana yurdun coğrafî sınırlarını tespit etmek mümkündür. Ancak araştırmalarda belirtilen ve arkeolojik bulguların yer aldığı daha belirli ve dar bir bölgeyi ana yurt olarak tespit etmek ve kabullenmek hem zor hem de sakıncalıdır. Çünkü dinamik ve hareketli bir kavim olan Türkler, en eski devirlerden itibaren geniş bir alana yayılmışlar ve kültürlerini buralara götürmüşlerdir. Atı ehlileştirerek âdeta onunla bütünleşen Türkler, konar-göçer yaşantılarını bozkır coğrafyasında hâkim kılmıştır. Bu sebeple daha geniş çerçevede düşünülecek olursa, Türklerin ana yurdu Orta Asya bozkırlarıdır, Orta Asya'nın sınırları doğuda Baykal gölünden Batıda Hazar ve Ural dağlarına; kuzeyde Sibirya bozkırlarından güneyde Tanrı dağları ve Gobi çölüne uzanmaktadır. Bu coğrafyanın, bütün dünya tarafından kabul edilmiş siyasî adı ise Türkistan'dır. Türkistan'da Konar göçer bozkır medeniyetinin M.Ö. devirlere giden pek çok kültür çevresi yer alır. Sovyet İmparatorluğu'nun dağılmasıyla istiklâllerini kazanan Türkistan'daki Türk Cumhuriyetleri ve topluluklarına ait topraklarda yapılacak incelemeler Türklerin tarih sahnesine çıkışlarına dair yeni belge ve bulguları, elbette ki, gün yüzüne çıkaracaktır. Dolayısıyla Türk ana yurdunu Orta Asya'da dar bir bölgeye sıkıştırmak hem tarih ve kültür birliğini muhafaza etmek hem de ilmî gerçekler açısından doğru değildir. Nitekim aşağıda gösterilen Türk kültür çevrelerinin zenginliği de buna delâlet eder.



Ana yurtta yer alan ilk kültür çevreleri: Arkeolojik kazılar ve araştırmalar Orta Asya medeniyetininM.Ö. V. bine kadar uzandığını göstermektedir. Batı Türkistan'da, bugünkü Aşkabat çevresinde yapılan kazılarda, M.Ö.V. bine ulaşan yerleşme merkezleri bulunmuştur. Anav kültürü olarak bilinen bu medeniyetin kimlere ait olduğu kesinlik kazanmamış ise de Türklerin bu bölgedeki varlıklarının ilk izlerini yansıtabileceği düşünülen ipuçlarını vermesi açısından Anav önemli bir merkezdir .


Proto-Türklere ait olduğu hemen hemen aşikar olan ilk kültür çevresi Altay-Sayan dağlarının kuzey batısında yer almaktadır. M.Ö. III. bin başlarına ait bu eski kültüre Afanasyevo kültürü denilmektedir. Bu kültürün en büyük özelliği Türk sosyal hayatının ilk örneğini yansıtmasıdır. Bu kültürde atın ehlileştirildiği ve koyun beslendiği görülmektedir. Ayrıca toprak kaplar, bakır ve tunçtan yapılmış çeşitli silâh ve süs eşyaları da bulunmuştur.



Bu kültürün devamı olan Andronovo kültürü ise Altaylardan, Ural dağları-Aral gölü çevresine kadar yayılmıştır. (M.Ö.1700-1200). Bu kültürde tunçtan ve altından eşya yapımının geliştiği bilinmektedir. Andronovo kültürü özelliklerini yansıtan diğer bir kültür ise Yenisey-İrtiş çevresinde yer alan Karasuk kültürüdür (M. Ö.1300-800). Tuva ve Abakan bozkırları ile Baykal gölü havzasında bulunan hayvan figürlü kaplar ve silâhlar bu kültürlerde benzerlik gösterir.


Karasuk kültürünün en büyük özelliği demirin işlenip, silâh yapımında kullanıldığı ilk kültür olmasıdır. Bu kültür çevresinde insanlar keçe çadırlarda yaşayıp, tekerlekli arabalar kullanıyorlardı. Minusinsk ve Abakan bölgesinden Altaylara uzanan bölgede Tagar kültürü olarak bilinen ve M.Ö.700'e tarihlenen buluntularda demir işçiliğinin nadir örnekleri yer almaktaydı. Ayrıca M.Ö. 3.yüzyıla ait, Orhun ve Selenga boylarına değin uzanan Pazırık kültürü, binlerce yıllık Türk kültürünün Hun çağına nasıl ulaştığını gösterir. Bütün bu buluntular Türk coğrafyasının tabiî sınırlarını tespit etmek açısından da büyük bir öneme sahiptir.


Orta Asya'daki Türk kültür çevrelerinde, kurganlarda bulunan bazı eşyalar, Türklerin çok eski zamanlardan beri konar göçer hayata has bir kültür geliştirdiklerini aşikâr kılar. Av ve savaş aletleri, demir ve deriden çeşitli eşyalar ve at ile kurt ağırlıklı hayvan figürlü kaplar, bu yaşayışın temel hususiyetlerini bizlere gösterir. Nitekim Türklere ait menşe efsaneleri ve Ergenekon Destanı gibi mitolojik olaylarda da bu motifler ön plândadır. Dolayısıyla, maddî buluntular ve Türk mitolojisi, Türklerin tarih sahnesine çıktığı yer ve zaman hususunda tamamen uygunluk arz etmektedir.


Yukarıda belirtmeye çalıştığımız bu büyük coğrafyada yaşayan Türk devlet ve topluluklarının varlığı, aynı zamanda onların büyük bir tarihe ve kültüre de sahip olduklarının açık bir delilidir. Her ne kadar yaşanılan topraklar çok geniş ve dağınık gibi görünüyorsa da, aslında bütün Türk kavim ve topluluklarını birbirine bağlayan ortak bir tarih ve kültür daima var olmuştur. Dolayısıyla, Türk tarihini bir bütünlük içerisinde ele almak ve değerlendirmek şarttır. Bu açıdan değerlendirildiğinde kurulan her Türk devleti birbirinin devamından ibarettir. Ayrı coğrafya veya zamanda ortaya çıkmış olsalar veya ayrı medeniyet dairesinde yer alsalar bile, Türk tarihinin, anlayışının ve yaşayışının ortak değerlere sahip olduğu unutulmamalıdır.



Nitekim Türkiye Cumhuriyeti'nin cumhurbaşkanlığı forsunda ifade edilen ortadaki güneş (Türkiye Cumhuriyeti) ve çevresinde halka oluşturan 16 yıldız (tarihte kurulmuş olan Türk devletleri), bu birliği sembolize etmektedir. Elbette Türklerin kurduğu devlet sayısı 16 değildir. Türkler tarih boyunca irili ufaklı yüzü aşkın devlet kurmuştur. Hatta cumhurbaşkanlığı forsunda belirtilen Türk devletlerine ait bazı bayraklar, tarihî kayıtlarda geçen bazı işaretlerden yola çıkılarak çizilmiş, sembolik bayraklardır. Ancak asıl önemli olan husus bu devlet ve bayraklarla ifade edilen "tarih ve kültür birliği"nin devletimiz tarafından resmen kabul ve teyit edilmesidir. Aşağıda, aralarında 16 Türk devletinin bulunduğu, tarihî silsile içerisine yaşamış ilk Türk devletleri ve toplulukları özetlenmiştir.


ASYA HUNLARI


Ana vatan coğrafyası içerisinde kurulan ilk büyük Türk Devleti Hun Devletidir. Çin kaynaklarında Hiung-nu diye adlandırılan Hunlar ile ilgili ilk bilgiler M.Ö. I. bin yıllarına kadar çıkmaktadır. Ancak Çin kaynaklarındaki bilgiler, Hunların güçlenmeleriyle birlikte M.Ö. IV. yüzyılın sonlarına doğru artmaktadır. Bu tarihlerde Hunlar, Ötügen merkez olmak üzere Orhun bölgesi ve Altay dağları civarında oturuyorlardı.


M. Ö. III. yüzyılın ikinci yarısına doğru Hiung-nu yani Hun boylarının Çin üzerindeki baskıları iyice artırmıştır. Çinliler, kuzeyden gelen saldırılara karşı, çok eski devirlerden itibaren kuzey sınırı boyunca savunma duvarları yapmaya başlamışlardı. Nihayet artan Hun saldırılarına karşı, sınırdaki bu duvarların birleştirilmesi M.Ö. 214 yılında tamamlanmış ve meşhur Çin Seddi ortaya çıkmıştır.Hunların bilinen ilk hükümdarı, Şanyü ûnvanını taşıyan, Tuman (Teoman)dır. Hunlar, Tuman zamanında güçlü bir siyasî birlik olarak ortaya çıkmışlardır. Tuman, oğlu Mete ile giriştiği siyasî mücadele neticesinde ortadan kaldırılmıştır (M.Ö. 209). Çin kaynaklarının Mete (Mao-tu) adını verdikleri bu büyük hakanın adının Türkçe karşılığının, Bagatur veya Bahadır gibi bir ad olduğu sanılmaktadır. Mete, Hun tahtının meşru varisi olmasına rağmen, üvey annesinin kışkırtmasıyla, babası tarafından Hunların düşmanı olan Yüeçilere rehin olarak verilmişti. Buradan kaçmayı başaran Mete, babasına karşı mücadeleye girişti.


Demir bir disiplin altında yetiştirdiği ordusuyla babasını yenerek ortadan kaldırmıştır. Böylece M.Ö.209 yılında Hun çağının en parlak devri olan Mete devri de başlamış oluyordu. Bu tarihî olay "Oğuz Kağan Destanı"nda, Oğuz Kağanın babasıyla yaptığı mücadeleye ilham olmuştur.Devleti yeniden eşkilâtlandıran Mete, doğudaki Moğol-Tunguz kabileleri birliği Tung-hular'ın ısrarlı toprak taleplerine savaş ile karşılık verip onları perişan ettikten sonra, güney-batıya dönerek, İpek Yolu'na hâkim durumdaki Yüeçiler üzerine yürüdü. Yüeçileri daha batıya sürdü. Ardından Çin topraklarına giren Mete, Çin İmparatoru Kao-ti'nin 320 binlik tamamı piyadelerden oluşan ordusunu, Turan taktiği ile çember içine aldı. İmparator, ancak Hunların bütün şartlarını kabul ederek kendisini ve ordusunu kurtarabilmiştir(M.Ö.201) Yapılan anlaşmaya göre Çin İmparatoru, Hunların yaşadığı bütün toprakları Hun devletine bırakmayı, yıllık vergi yanında yiyecek ve ipek vermeyi kabul etmek zorunda kalmıştır.


Bir süre sonra Mete, Isık göl etrafında oturan Vusunları hâkimiyeti altına aldı. Böylece devletin sınırları, doğuda Mançurya'dan batıda Aral gölüne, kuzeyde Sibirya'nın içlerinden güneyde Çin Seddi ve Tibet'e kadar uzanmış oluyordu. Mete bu sınırlar içinde yaşayan bütün konargöçer kavimleri bir bayrak altında toplamış ve M.Ö. 177'de Çin hükümdarına yazdığı mektupta "Eli ok ve yay tutan herkes Hun oldu" diyerek millet olma şuuruna güzel bir örnek vermiştir. Büyük Hun Hakanı Mete'nin yönetim ve askerlik alanında yaptığı düzenlemeler, Türk devlet geleneğinde önemli bir başlangıçtır.


Sonradan kurulacak Türk devletleri de, bu gelenek üzerinde yeşereceklerdir. Mete M.Ö. 174'te ölünce yerine oğlu Kiyük geçti. Kiyük, Tanrı dağları civarını ellerinde tutan Yüeçiler'i, kesin olarak mağlûp ederek, batıya sürmüş, Yüeçilerin batıya göçü ise Batı Türkistan, Afganistan ve Hindistan için önemli sonuçlar doğuracak olan bir kavimler hareketine sebep olmuştur. Mete'nin Çin ile yaptığı anlaşma, onun döneminde de devam etmiş ancak M.Ö.166 yılında Çin'e bir sefer düzenlemiştir.



Kiyük'un ölümünden sonra (M.Ö.160) Çin, politikasını değiştirerek, Hunlara üstünlük sağlamak için büyük reformlara girişmiş ve ordusunu Hunları örnek alarak yeniden tanzim etmiştir. Ayrıca Hun siyasî birliğini içten parçalamak maksadıyla iç mücadeleleri ve bazı kavimleri kışkırtmıştır. Bu faaliyetlerinin sonuçlarını almakta gecikmeyen Çin, Kiyuk'un oğlu Kun-şin (M.Ö.160-126) devrinden itibaren inisiyatifi ele geçirir. Bu dönemden sonra gerileme dönemine giren Hun akınları kuzeyde durdurulurken, Çin'in karşı saldırıları ile İpek Yolu üzerindeki memleketler de birer birer elden çıkmaya başlamıştır. İpek Yolu'nun kontrolünün Çinlilerin eline geçmesi Hunlar için tam bir yıkım olmuş, iktisadî ve siyasî bakımdan yaşanan zorluklar Hunların ikiye bölünmesiyle neticelenmiştir. M.Ö. 58 yılında tahta çıkan Ho-han Ye'nin sıkıntıları aşmak için Çin'e tâbi olunması gerektiği fikrini savunması ve bunu şerefsizlik sayan kardeşi Çi-çi'nin ona karşı çıkması üzerine Hunlar ikiye bölündüler.



Ho-han-ye Çin himayesini kabul edip, halkının bir kısmını Çin'in kuzey sınırındaki Ordos'a gönderirken, Çin'e bağlanmayı kabul etmeyen Çi-çi, kendine bağlı boylarla batıya çekildi (M.Ö.54 ) ve Çu-Talas boylarında bağımsızlığını ilân etti. Çi-çinin kurduğu Batı Hun Devleti fazla ömürlü olamadı. Çi-çi, Talas ırmağı boylarında kurduğu şehirde kalabalık Çin ordularının muhasarasına maruz kaldı. Meydan savaşına alışkın olan Hun ordusu, kale savunmasında başarılı olamayarak, Çinliler tarafından imha edildi (M .Ö. 38) ve böylece batıdaki Hun devleti yıkılmış oldu. Çin'e bağlanan Hunlar da kısa bir süre için güçlenmişlerse de M.S.48 yılında bu devlet de kuzey ve güney olmak üzere ikiye bölünmüştür. Kuzey Hunları, batıdaki Hunlarla birleşirken, Güney Hunları Çin sınırına yerleşmiş ve M.S.216 yılına kadar varlıklarını sürdürmüşlerdir. Çin hâkimiyetindeki 5 bölgede 19 boy hâlinde teşkilâtlanan Hunlar, gittikçe


çoğalarak siyasî bir güç oluşturmuşlar ve nihayet 4.yy'dan itibaren, Çin'deki iç savaşlardan da yararlanarak, Kuzey Çin'de dört devlet kurmuşlardır:


1-Kuzey Çin merkezli, Han ve Ön Chao devleti (304-329)


2-Kuzey-doğu Çin merkezli, Arka Chao devleti (319-351)


3-Kansu'da, Kuzey Liang devleti (401-439)


4-Ordos'ta, Hsia (407-431)


Bu Hun devletlerinin ortak özelliği, hâkimiyetlerini Çin'in tamamında meşru kılmak maksadına sahip olmaları ve bu nedenle de Çin isimlerini seçmeleridir.Nitekim devlet anlayışı ve yaşayış bakımından bu devletler Hun karakterini muhafaza etmişlerdir.



AVRUPA HUNLARI


Hunların batıya yönelişleri, Çu-Talas boylarında devlet kuran Çi-çi Han ile başlar ve M.S. II. yüzyıldan itibaren yoğunlaşır. Doğuda Çin'in ve Moğol kökenli kavimlerin baskısı Hunların bir kısmını Çin içlerine yöneltirken bazı Hun boylarının da batıya göçmelerine sebep olmuştur. Ayrıca kuraklık ve kıtlığın baş göstermesi ile ağırlaşan hayat şartları, batı da Hun nüfusunun hızla artmasına yol açmıştır. Böylece Hun kitleleri batı Türkistan'da birikmeye başlamışlardı. Bu Hun birikintilerinin bir kısmı, sonradan İran'a ve Hindistan'ın kuzeyine inerek Akhun devletini kuracaklardır. Bazıları da, Güney Rusya'ya doğru yöneleceklerdir. İşte Avrupa Hunlarının ortaya çıkmaları ve yayılmaları, Türkistan'daki bu kavimler hareketine dayanıyordu.


Batıya kayan Hun kitleleri IV. yüzyılın ortalarına doğru siyasî bir birlik kurarak, Alanlara ait toprakları ele geçirmiş ve İtil(Volga) kıyılarına ulaşmışlardır. Hunlar başlarında Balamır olduğu hâlde önce Don-Dinyeper nehirleri arasında yaşayan Ostrogotlar'ı ağır bir yenilgiye uğrattılar(374) ve ardından ileri hareketlerine devam ederek, daha batıda yer alan Vizigotlar'a ağır bir darbe vurdular(375). Hunların harekete geçirdiği İran, Slâv, Germen menşeli çeşitli kavimlerin birbirlerini yerlerinden atmak suretiyle batıya doğru hızla akan büyük bir Kavimler Göçü böylece başlamış oluyordu.


Bir yüzyıl kadar devam eden Kavimler Göçü, Avrupa ve dünya tarihî açısından çok önemli sonuçlar doğurmuştur. Bu göçler neticesinde Roma İmparatorluğu sarsılmış, 395 yılında ikiye ayrılmış, 495'te ise batı Roma yıkılmıştır. Bu olaylar Orta Çağ'ın başlangıcı olarak kabul edilmiştir. Çünkü bu dönemle beraber, Avrupa'da "feodalite" merkezî imparatorlukların yerini almış, bugünkü Avrupa'nın siyasî ve etnik yapısı bu dönemde şekillenmiştir. Hunların gelmesiyle Avrupa'da atlı birlikler önem kazanmış, süvari silâh ve kıyafetleri Hunlardan esinlenmiş ve belki de Orta Çağ Avrupasının şövalye tipi, Hun Alplerine öykünülerek oluşturulmuştur.


Hunlar, Ostrogotları önlerine katarak, kısa bir süre sonra Karadeniz'in kuzeyindeki Tuna ve Tisa nehirleri arasındaki verimli ve stratejik bölgeleri ele geçirirler. Burası, Karadeniz' in kuzeyinden Türkistan'a kadar uzanan uçsuz bucaksız bozkırların son halkasıdır. Ayrıca bu bölge, Avrupa'nın önemli yollarının kavşak noktası durumundaydı. Hunlar, Avrupa'nın içlerine kadar akınlar yapmış olmalarına rağmen bu bölgeyi, uzun yıllar devletlerinin ağırlık merkezî olarak korumuşlardır. M.S.400 başlarında Balamir'in oğlu Uldız(Yıldız)'ın Tuna'da görünmesiyle Kavimler Göçü'nün ikinci büyük dalgası da başlamış oluyordu .


Yine bu devirde Attila'nın son zamanlarına kadar takip edilecek olan Hun dış siyasetinin esaslarının belirlendiğini görüyoruz. Bu esasları; Doğu Roma'nın baskı altında tutulup, Batı Roma ile iyi ilişkilerin devam ettirilmesi şeklinde özetleyebiliriz. Nitekim Roma için büyük bir tehlike oluşturan, Hun korkusu ile yerlerini terk etmiş olan birtakım Germen kavimlerini bir araya getiren Radagais ancak Hunlar sayesinde ortadan kaldırılabilmiştir.


Uldız birkaç defa Tuna'yı geçmiş, çaresiz kalan Bizans, barış istemek zorunda kalmıştır. Uldız 410 yılında ölmüştür. Diğer Türk devletlerinde gördüğümüz ikili devlet düzenini Avrupa Hunlarında da görüyoruz. Uldız Batı Hun ülkelerinin hükümdarı iken Karaton ise doğuda hüküm sürüyordu 422 yılı Avrupa Hunları için yeni bir dönemin başlangıcıdır. Bu tarihte Hunların başında Rua, Muncuk, Aybars, Oktar'dan oluşan Hun hükümdarlık ailesinden dört kardeşi görüyoruz. Attila'nın babası olan Muncuk erken öldüğü için Rua merkezde, diğer iki kardeş de doğu ve batı kanatlarında bulunuyorlardı.


Attila Devri: Doğduğu yer olan Etil=İtil (Volga)'den ismini alan Attila, 39-40 yaşlarında amcası Rua'nın yanında devlet işlerinde yetişmiş olarak hükümdar oldu. Başlangıçta kardeşi Bleda ile Hun tahtını paylaşan Attila, 445'te kardeşinin ölümü üzerine tek başına hükümdar olacaktır. Daha önce ağır barış şartlarları ile Attila'nın gazabından kurtulan Bizans'ın barış şartlarına uymaması üzerine Hun orduları Tuna'yı geçip Trakya'da İki kol hâlinde ileri harekâtlarına devam ettiler. Bizans başkentini kuşatmak üzere Büyük Çekmece'ye kadar ulaştıklarında dehşete düşen Bizans'ın barış talebi çok ağır şartlar karşılığında kabul edildi. (447).


Bu tarihten sonra, Batı Roma'ya karşı izlenen Hun dış politikasında bir değişiklik gözlenmektedir. İyi ilişkilerin yerini savaş almıştır. Attila, Galya (bugünkü Fransa) üzerine yürüyüp karşısına çıkan çok kalabalık Roma ordusu ile ilk çağın en büyük meydan savaşlarından birini yapmıştır (451). İstediği sonucu alamadığı bu savaştan hemen bir yıl sonra İtalya üzerine yürüyecektir(452). Papa Büyük Leon idaresindeki Roma elçilik heyetinin ricaları üzerine Po ovasından geri dönen Attila, 453 yılında anî olarak vefat etti. Attila'nın bu beklenmedik ölümü üzerine hem Bizans hem de Batı Roma İmparatorluğu rahat bir nefes alma imkanına kavuşmuştur.


Attila'nın ölümünden hemen sonra, pek az sayıdaki Hun idareci tabakasının hâkimiyeti altında yaşayan yabancı kavimler ayaklanırlar. Attila'nın oğulları arasında çıkan taht kavgalarıyla zayıflayan devlet kısa bir süre sonra parçalanır. Hunların bir kısmı Karadeniz'in kuzeyine sığınmışlar, bir kısmı ise yabancı kavimler arasında eriyip gitmişlerdir. Ancak Attila ve Hunları hafızalardan silinmemiş, haklarında üretilen efsanelerde, edebiyat eserlerinde, müzik eserlerinde yaşamaya devam etmişlerdir. Otoritesi ve yöneticilik kabiliyeti ile Attila, her zaman örnek alınmıştır.



21‏/04‏/2007

DELİ GÖMLEKLERİ

DELİ GÖMLEKLERİ Temeline toprak, duvarına tuğla, çatısına demir, kapısına çelik olma ya gönül verdiğimiz Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin geçen ay seksen üçün cü kuruluş yıldönümü kutlandı. Seksen üç yıllık süre zarfında bir çok badi reler atlatan, evladım dediklerinden ihanet; dostum dediklerinden kahpelik gören genç cumhuriyetimiz yine de yoluna devam etmektedir. Son yıllarda, sonu “izm” ile biten çeşitli düşünce akımlarının ikliminde yaşayan bir takım entel-dantel çevreler “Ulus Devletlerin miyadı doluyor.”, Türkiye bir mozaiktir.”, “Türkiye’ nin temel sorunu demokratikleşmektedir.” gibi etnik özürlü olmaları ile de ilişkilendirilebile cek görüşler ortaya atmak tadırlar. Gelin şimdi devletin varlığını, ülkenin bütünlüğünü sorgulamaya; mil letin huzurunu boz maya yönelik eylemleri bile “düşünce özgürlüğünü sonu na kadar kullanmak” olarak tanımla yan bu “izm”cilerin iyi niyetli olduklarını varsayalım. İyi niyetle yahut kitleleri etkilemek amacıyla söylenmiş olan “halkların kardeşliği”, “inanç birliği”, “küreselleşen dünya” gibi söylem ler yine de izm’lere vitrin süsü olmaktan öteye geçememektedir. Aklı başında bir insanın vitrin süsüne tav olmak gibi bir hataya düşme lüksü yoktur. Asıl olan görüntü değil, özdür. İşin özü, işin aslıdır. Sorarım size, bir Sultan Galiyev vakası vitri nin gerisinde bütün çıplaklığı ile dururken hangi halkların kardeşliğinden bahsedebilirsiniz ki? Ya da Filistin Kurtuluş Örgütü’nün, Bekaa’daki kamplarında PKK’nın (Partiya Kalkaren Kur diya) yıllarca silahlı eğitim aldığını bile bile hangi İslam Birliğini kuracaksınız? Dahası bir Lübnan faciası hafızalarınızda canlılığını korurken hangi küre selleşmeden; hangi demokrasi den, ortak değerlerden bahsedeceksiniz? Lübnan demişken, Sayın Bülent Arınç Bey’in, Ermeni Soykırımı safsatasını milli meclis lerinde (parlemento) tanıyan ülkelere kınama mektubu gönderdiğini; o ülkelerden birinin de Lübnan olduğunu biliyor musunuz? Ya tanıyan diğer ülkeleri? O ülkelere karşı nasıl bir tepki gösteriyorsunuz? Mesela o ülkelerin ürettiği malları almayarak, o ülkelere karşı kendi çapınız da ekonomik yaptırım uyguluyor musunuz? Efendiler devlet olmak millet olmaktan geçer. Vitrin önlerinde durup, olmayacak hayal lere dalmak akıl karı değil. Devlet yönetimi duygusallığı, boş hayalleri kaldırmaz. İşler akıl ve mantıkla yürütülür. Devletler arasında dostluk, kardeşlik masallarından ziyade; ulusal çıkarlar konuşulur. Bunun aksini iddia etmek ise en nazik ifadeyle safdilliktir.Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ise safdillerle değil aklıselimlere ihtiyacı vardır. Sosyolojinin (Halkbilimi) kuru cusu İbn-i Haldun, Mukaddime adlı dünyaca ünlü eserin de; aşiret yapısını koruyan ya da koz mopolit (karma, toplama) özellik gösteren toplumların hiçbir zaman güçlü bir devlet, görkemli bir medeniyet kuramayacaklarını, kursalar bile uzun ömürlü olamayacağını belirtmektedir. İbn-i Haldun’a göre gelecek (istiklal), millet olma özel liği kazanmış toplumlarındır. Halkbiliminin (sosyoloji )verilerine dayanarak diyebiliriz ki, dünya ne işçi ile işveren ara sında ne de papaz kral arasında pay edebilmeyi kaldırabilir. Bugün insanlığın karşı karşıya kaldığı bir çok sorunun temelinde bu tutarsız pay etme düşüncesinin yattığı da bir gerçektir. Tek kurşun atmadan, bir gecede ortadan kaybolan (!) Irak ordusu ; işgal güçlerini çiçek lerle karşılayan Irak halkı, bizlere on dört asır öncesinden bir uyarıydı belki de . Ama İsrail askerlerine çay-kahve ikramı (service) yapan subayı ile; güneyi yakılıp yıkılırken, eğlence kulüplerinde sabahlayan kuzeyi ile Lübnan bize gösterdi ki masa başında kurulmuş mozaik devletlerin ömrü ve gücü sınırlıdır. İzm’ciler, Türkiye’yi ve Türk Milleti’ni mozaik yapmaya çalışırken bunları da bir düşünmelidir. Ayrıca Türk Milleti mozaik olmadığını Kurtuluş Sava şı ile dünya aleme göstermiştir zaten. Gölgesi yeryüzüne düştüğünden beri şahlık vazifesini üstlenmiş olan Tür Milletini mat etmek için her türlü yola başvuranların son silahları, mal bulmuş Mağribi gibi sarıldıkları demokratikleşme vurgusu olmuştur. Çünkü Türk Devletinin yumuşak karnını keşfettiklerini sanmışlardır. Demokratikleşme adına verilen onca tavize rağmen, ne Avrupalıların ikiyüzlü lüğü sona ermiş ne de bölücü terörün önü alınabilmiştir. Hal böyle olunca, aklıselim insanlar, devlet erkini elinde bulunduranlar kötek faslına geçmeyip, niye tekdirle zaman kaybediyorlar diye sorgular olmuşlardır. Yıllar önce Serik Lisesi’nde okurken, bir gazetede yayımlanan, Cumhuriyet üzerine yapıl mış bir söyleşi (röportaj ) dikkatimi çekmişti. Söyleşide adını hatırlamadığımı bir şahıs “cum huriyetçi olmadan, Cumhuriyete kavuştuk. Bu nedenle beklide değerini bilmiyoruz.” diyordu. Zira o yıllar oyların bir kilo pirince gittiği, insanların kime oy verdiğini bile bilmediği bir dö nemdi. Ya bugün dağdaki satılmışlar bir yana, ovadaki şımartılmışlara ne demeli? Bunlarda cumhuriyetin, demokrasinin nimetlerinden faydalanarak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yık maya, bölmeye çalışmıyorlar mı? İpekli boyun bağları (kravat) ile yetinmeyip, yağlı urganlara susayan bu insanlara ne diyeceksiniz? Cumhuriyetçiyim, Milliyetçiyim, Devletçiyim… diyorsanız, kısacası Atatürkçü iseniz, Türk Milletinin oyunla oynaşla uyuşturulamayacak, gündelik işlerle telaşlandırılmayacak ka dar büyük bir millet olduğunu da bilirisiniz. Dün Kominizm, Dadaizm diyenlerin iflah olma dığını bile bile, bugün de Kapitalizm, Pandaizm (Acizane Çinciliğe, Çin hayranlığına verdi ğim addır.) demenin bir anlamanın olamayacağını tahmin edebilirisiniz. Yönünüzü Alparslan’a, Abdülhamid’e, Atatürk’e dönersiniz. Zira eninde sonunda tarihin görkemli sayfaları geleceğe taşınacak ve dünya yine bu milletin işaret parmağının ucunda dönecektir. Bunun yolu da “izm” değerlerinden değil, “bizim” değerlerimizden geçmektedir. Ülkeyi Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesine çevirmenin bir anlamı ve gereği yoktur dostlar. Zira büyük düşünürümüz Cemil Meriç Bey’in de dediği gibi “İzm’ler idrakimize giydirilmiş deli gömlekleridir.” Sizce de öyle değil mi? AZİZ DOLU - SERİK


TÜRKİYE VE TÜRKİSTAN ÜLKELERİNDE
TÜRKÇE YENİ YIL MESAJLARI



Türkiye Türkçesi : Yeni yılınız kutlu olsun!
Gagavuz (Gökoğuz) Türkçesi : Yeni yılınızı kutlerim!
Azerbaycan Türkçesi : Y’eni ılınız mübarek olsun!
Güney Azerbaycan Türkçesi : Taze ılınız mübarek!
Türkmenistan Türkçesi : Teze yılınızı gutlayaarın!
Kerkük/Erbil Türkçesi : Y’engi iliwiz mübarak olsun!
Doğu Kuzey Irak Türkçesi : Y’engi iliyiz mübarak olsun!
Özbekistan Türkçesi : Y’engi yılıngız mübarak olsun!
D.Türkistan (Uygur) Türkçesi : Y’engi yılıngızga mübarek bolsun!
Kırgızistan Türkçesi : Cangi cılıngız kuttu bolsın!
Karakalpak Türkçesi : Cangi cılıngız kuttı bolsın!
Kazakistan Türkçesi : Cangi cılıngız kuttı bolsın!
Batı Kazakistan Türkçesi : Cana cılınız ben!
Tataristan Türkçesi : S’ezn’e yangı yılın b’elen tebrik item!
Kırım Türkçesi : Yani ılınız (mübarek) olsun!
Moldova Tatar Türkçesi : Ceni cılınız kutlu bolsun!
Başkurdistan (Başkırt)Türkçesi: Hezze yangi yıl men’en kotlayim!
Nogay (Altınordu) Türkçesi :Yana yılınız men!
Kumuk (Kalmuk) Türkçesi :Yangi yılıgız kutlu bolsun!
Karay (Karaim ) Türkçesi : Sizni yanhi yıl bila kutleymin!
Hakas Türkçesi : Naa cilnang algistapcam sirerni!
Tanhu-Tuva Türkçesi : Caa cil-bile bayir cedirip or men!
Altay Türkçesi : Slerdi canı cilla utkup turum!
Sor ( Şor ) Türkçesi : Naa cil caksi polzun!
Yakutistan ( Saha ) Türkçesi : Ehigini sanga cilınan egerdeliibin!
Çuvaşistan Türkçesi : Sene sul yacepe salamlatap!



Türk demek Türkçe demektir.
Ne mutlu Türküm diyene!
M.Kemal ATATÜRK



--<-<--{@



ŞEHİDİM


“Yusuf Oğlu Süleyman’a


” Bir hendekten atlarken


Kahramanca


ileri


Boğazı yandı


birden


Kırmızı bir gül


fışkırınca göğsünden.


Titreyerek diz çöktü


Huşu içinde yere.


Birkaç kurşun atmak için


Son bir gayretle


Doğrulurken yerinden


Bir söz yankılandı


dağlarda


taşlarda...


Allahu Ekber!


Boşaldı şarjör,


Hedefini buldu mermiler


Gözleri görmez oldu


Taşı, toprağı, bitkiyi...


Hayatını yaşadı


yeniden


Anası geldi aklına


Duayla


askere uğurlayan...


Eşi geldi


Oğluna sarılmış


ağlayan...


Baktı


Nur yağan göğe,


Gördü “ gel ” diyen meleği.


Gövdesi


Devrilirken yere,


Kutsal ruhu


Şehidimin,


Uçtu gitti


Göklere...


AZİZ DOLU - SERİK




BİR CUMHURİYET EFSANESİ



Şehir efsanesi olarak adlandırılan bir kavramı duymuşsunuzdur.Kavram, aslı olmayan ama halkın gerçek olduğunu düşündüğü , hayali durumları belirtir.Amiyane tabirle batıl inanç denen şey de budur aslında.İnsanoğlu az veya çok bu tür inançlardan etkilenir ve/veya etkilen miştir.Bu tür inançlar dini olabileceği gibi dindışı konuları da kapsayabilir.İnsan toplulukları arasında, bu tür inançlarla ilgili misaller sayılamayacak kadar çoktur. Şimdi sizlere bir başka efsaneden “Cumhuriyet efsanesi” olarak adlandırdığım bir ya- landan, daha doğrusu göz boyamadan bahsedeceğim.Gelin şimdi hep birlikte Kurtuluş Savaşı yıllarına gidelim.Aslında bu tabir (söylem) de yanlış.Bizzat Atatürk ve çağdaşları tarafından kullanılan İstiklal Harbi söylemini kullanmalıyız.Günümüz Türkçesi ile Özgürlük (Bağımsız lık ) Savaşı... 1920’li yıllarda Türkiye Türkleri bağımsızlık yolunda büyük bir ölüm-kalım mücade- lesi verirken; Türkistan’da da durum pek farklı değildi.Kırım, Kazan, Astırahan, Hive Hanlık- larını (devlet) yutan Sovyet Rusya, Batı Türkistan’daki son Türk Devleti olan Buhara Hanlı- ğı’na göz dikmiştir.Buhara ve havalisinde Buhara Halk Cumhuriyeti ilan edilmiş, başkanlığı-na Osman Kocaoğlu seçilmiştir.Ankara Hükümeti bu kardeş Türk Devletini resmen tanır.Mus tafa Kemal ile danışıklı olarak gizlice Türkistan’a giden Teşkilat-ı Mahsusa’nın efsanevi casu- su Kuşçubaşı Eşref de İran, Afganistan ve Hindistan (Pakistan ve Bangladeş dahil..) Müslü-manları ile Ankara Hükümeti arasında irtibat kurmuş; ardından da Buhara’ya geçmiştir.Anka- ra ile Buhara arasında resmi ilişkilerin başlaması da bu zamana denk gelir.Buhara Halk Cum- huriyeti Başkanı Osman Kocaoğlu; Mustafa Kemal ve arkadaşlarınca yürütülen bağımsızlık savaşına yardım etmek için büyük bir yardım kampanyası başlatır.Öyle ki kampanya Afganis- tan’a, Pakistan’a (Hindistan) kadar uzanır.İşte Pakistan Milli Şairi Muhammed İkbal’in sırtın-daki tek ceketle katıldığı kampanya bu kampanyadır. İleride Cumhuriyet tarihimizin unutulmazları arasında yerini alacak olan Osman Koca- oğlu da servetinin büyük bölümü ile kampanyaya katılır.Dahası başındaki kalpağı çıkararak, Mustafa Kemal’e hediye olarak götürmesi için Kuşçubaşı Eşref’e verir.İzmir’e ilk girecek Türk zabitine (subay) verilmek üzere, üzeri değerli taşlarla süslü bir de kılıç uzatır.Mustafa Kemal ise, Buhara’dan gelen bu kalpağı savaşın sonuna kadar başından hiç çıkarmayacak, gu-rurla taşıyacaktır. Osman Kocaoğlu önderliğindeki bu yardım kampanyası sırasında 100 milyon altın rub-le toplanır.Bu toplanan yardım, o dönemin parası ile 56 milyon Osmanlı altını etmektedir.Ha- zar Denizi’nin güneyi (İran ve Arap Ülkeleri) o sıralar İngilizlerin tehdidi altında olduğu için, yardımların Rusya üzerinden gönderilmesi kararlaştırılır.


Sonrasında ne mi olur?Lenin’in emri ile, 56 milyon Osmanlı altını tutarındaki bu yardımın ancak 11 milyonu Ankara Hükümeti’ne ulaştırılır.Geriye kalan 45 milyonluk meblağ Rusya hazinesine gider.Kimilerinin bozuk plak gibi tekrar edip durduğu Rus yardımı denen safsatanın içyüzü budur işte. Buhara Halk Cumhuriyeti’ni resmen tanıdığını daha önce ilan etmiş olan Ankara Hükü- meti, bu kardeş Türk Devletine bir heyet gönderir.Bu durumdan tedirgin olan Lenin, heyetin Kafkasya’dan öteye geçmesini çeşitli bahanelerle engeller. Heyette bulunanlar Azerbaycan, Gürcistan dolaylarında bir süre oyalandıktan sonra Ankara’ya dönmek zorunda kalırlar. Ankara Hükümeti’nin Türkistan’a heyet gönderme girişiminin, Turan fikrinden ödü ko- pan Lenin’i dolayısı ile Rusları tedirgin ettiğini yukarıda belirtmiştik.Sonuçta Ruslar elini çabuk tutar ve heyet gönderme girişiminden 6-8 ay sonra Buhara’ yı işgal ederler.Devlet Baş- kanı Osman Kocaoğlu Afganistan üzerinden, Ankara’ya gelir.Mustafa Kemal’in emri ile kendisine milletvekili maaşı bağlanır.Bu maaş ölene kadar kendisine, daha sonra da 1996 yılına kadar eşine ödenir.Azerbaycan milli şairi Ahmet Cevat Beyin de dediği gibi; Anadolu, “ vefalı Türk ” ün yurdudur zira. Yeseviler’in, Nevailer’in, Kaşgarlılar’ın aydınlattığı yolda dörtnala at sürüp gelen Alp-E renler Anadolu’yu vatan yapmıştır.Gaspıralılar’ın, Akçuralar’ın, Gökalpler’in ışığı ile aydın-lanan yiğitler ise Anadolu’nun vatan kalmasını sağlamışlardır.Sağladıkları ile de kalmamış, dünyanın neresinde bir Türk, bir Müslüman, bir mazlum varsa kol-kanat germişlerdir.Doğu Türkistan’dan (Çin’in işgalinde bulunan Uygur Özerk Cumhuriyeti) İsa Yusuf Alptekin; Afganistan Özbekeli’den Raşit Dostum; Hitler’den, Stalin’den, Jirkow’dan (Bulgaristan’da, Türkler’in adını değiştirmek; sünnet olmalarını yasaklamak; karşı gelenleri “Belene” kampın- da sıtma mikrobu ile olmadı kurşunla öldürmek gibi Batı medeniyetine has uygulamalara im- za atmıştı.) kaçanlar…Hatta daha dün gibi bir tarihte Saddam’dan kaçan Peşmergeler’e yar- dım elimizi uzatmıştık.Saymakla bitmez kucak açtığımız insanlar. Biz gelelim Ruslar’ ın son verdiği Buhara Halk Cumhuriyeti’nin devlet başkanı Osman Kocaoğlu’nun gönderdiği, üzeri değerli taşlarla süslü kılıca…Bu kılıç, sarmaşıklara, balkon demirlerine tutunarak İzmir Vilayet Konağına giren ve gönderdeki Yunan paçavrasını indirip yerine Ayyıldızlı bayrağımızı çeken Türk zabitine (subay) verilir.Bu subay kimdir, biliyor mu sunuz? Kırım göçmeni (muhacir) bir Türk!.. “Türk’ün, Türk’ten başka dostu yoktur.” diyorlar ya…Doğru galiba!..


AZİZ DOLU - SERİK